Bir Direniş Kadını: Suat Derviş

Bir Direniş Kadını: Suat Derviş - Ayşe Övür

Yakın tarihimizi incelersek, insan hakları, feminizm ve adalet için tüm yaşamını adadığı hâlde adı, tarihin eski sayfaları arasında unutulmuş bir kadın yazarla karşılaşırız. 1901[1] yılında varlıklı bir ailenin içinde doğdu ama büyüdükçe gözünü hep dışarıya; yoksul insanların, haksızlığa uğrayanların üzerine çevirdi. Yazdığı romanlarda, piyeslerde, gazete haberlerinde; ezilenleri, ötekileştirilenleri anlattı hep.  Zengin bir ailede doğduğu için burjuva eğitimi almakla eleştirilir. Oysa o burjuva eğitimin arkasında, “köle torunu olduğu” gerçeği de vardır.

Suat Derviş Çerkes kökenliydi. Sarayda yetiştirilip, terbiye verilen pek çok Çerkes kızı gibi, çok sevdiği anneannesi de, babaannesi de sahiplerinin izniyle azat edilmiş iki köleydi.

Belki de Suat Derviş’i, yaşamı boyunca insan hakları ve feminizm konusunda direnişçi yapan, gözden kaçan nedenlerden biri de “köle kadınların torunu” olmasıydı. Bu satırların yazarı olarak, lise yıllarımda tanıştığım Çerkes kölelerin torunlarının çoğunlukla hukuk eğitimi almış olmasına şaşırırdım. Sonradan, bunun bilinçaltından gelen bir isyan olup olmadığını çok düşündüm. Suat Derviş’in bir köşkte başladığı yaşam yolculuğunu, sınıfsız bir toplum ideali için mücadele veren bir “Komünist” olarak tamamlamasının ardındaki nedenlerden biri de bu aile öyküsü olabilir mi?

Suat Derviş, İstanbul’un Küçük Çamlıca semtinde yeşillikler içindeki bir köşkte, Dr. İsmail Vehbi Derviş Bey’in ve Hesna Hanım’ın kızı olarak doğar. Annesi Hesna Hanım piyano çalan, edebiyatı yakından takip eden, öyküler yazan, dönemin siyasi koşullarıyla ilgilenen bir aydındır. Cicianne diye hitap ettiği anneannesi Saray’da yetişmiş cariyelerden Perensaz Hanımefendidir. Abdülaziz’in mabeyincilerinden kimyager Müşir Derviş Bey ile evlendirilip, serbest bırakılmıştı. Babaannesi Şevkidil Hanımefendi ise Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kızı Prenses Zeynep Hanım’ın sarayında, rakkaslığıyla ünlenmiş bir cariyeydi. Müşir Derviş Paşa ile evlenince azat edilmişti.

Nâzım Hikmet’in Çocukluk Arkadaşı

Suat Derviş’in çocukluğu, mürebbiyesi Matmazel Ner’in gözetimi altında, kendisinden üç yaş büyük ablası Hamiyet ve ailenin evlat edindiği Nesrin ile birlikte geçer. Bazen oyunlarına komşuların çocuğu Bedia da katılırdı. Bedia, gelecekte Türk tiyatro tarihine adı yazılacak olan Bedia Muvahhit’tir. Ailenin ileriki yıllarda Ruhi adı verilen bir de erkek çocuğu olur. Suat Derviş’in yaşamındaki herkesten farklı olma hâli daha yeni doğduğu andan itibaren kendini gösterir. Babası, yeni doğan bebeğe Suat ismini vermek isteyince, bu isim erkek adı olduğu gerekçesi ile kabul edilmez. Resmi evrakta adı “Hatice Saadet” olarak kaydolur. Fakat o, bunu önemsemez ve yaşamı boyunca kendini hep Suat olarak takdim eder. 

Savaş yıllarının etkisiyle olmalı, Suat Derviş okula gönderilmek yerine erken yaştan itibaren evde eğitilir. Zaten yaşadığı ortam, sıradan bir Osmanlı ailesinden çok farklıdır. Büyükbabası, Darülfünun’un kurucularından, fen bilimleri eğitimi almış nadir bir Osmanlı olan Müşir Derviş Paşa, babası ise Fransa’da tıp eğitimi almış bir doktordur. 

Eve gelen yabancı öğretmenlerden, kısa sürede neredeyse kusursuz denilebilecek düzeyde Almanca ve Fransızca öğrenir. Dil konusundaki güçlü eğitimi, dünyaya sıradan Osmanlı kadınlarından çok farklı bir pencereden bakabilmesine olanak sağlayacaktır. Sadece dil eğitimi almaz. Hem, eve gelen öğretmenlerden, hem de büyükbabasından; fen bilimleri, edebiyat, tarih ve müzik eğitimi de alır.

Evleri, dönemin aydınlarının uğrak yerlerindendir. Annesinin yakın arkadaşı olan, komşuları Celile Hanım’ın, Suat Derviş’in anıları arasındaki yeri başkadır. Bir çocuk gözüyle bile güzelliği fark edilebilen Celile Hanım, köşke gelirken yanında mavi gözlü oğlunu da getirir. Evlerinde kaçgöç olmadığından, çocukların birlikte oyun oynamalarına, ders çalışmalarına izin verilir. Böylece, mavi gözlü arkadaşıyla yaşamları boyunca devam edecek dostluğun temelleri çok küçük yaşlarda atılır. Oğlan çocuğunun adı Nâzım’dır ve ileride Türk şiirinin unutulmaz ismi olarak tarihe geçecektir. 

Bu dönem, yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nun en zor zamanlarıdır. Suat Derviş, her ne kadar evlerinde huzurlu bir ortamda yaşasa da, dışarısının cehennem karanlığının farkındadır. 1914’de tarihe I. Dünya Savaşı olarak geçecek büyük kırım yılları başlar. Bu savaş, dünyada 15 milyondan fazla insanın ölümüne, milyonlarcasının yaralanmasına, yoksulluğa ve açlığa neden olacaktır. İstanbul’da yaşayan yabancı hocalar, savaş nedeniyle kendi ülkelerine, ailelerinin yanlarına geri dönmeye başlarlar. Suat Derviş’in özel hocalarının da ülkelerine geri dönmeleri üzerine, Dr. İsmail Derviş Bey kızının eğitimine Kadıköy Numune Rüştiyesi’nde ve Bilgi Okulu’nda devam etmesine karar verir. Suat Derviş, henüz 13 yaşındadır. Her gün, çevresinde yaşanan yoksulluk ve acılara şahit olmaktadır. Evden dışarı adım attığında karşılaştığı yırtık kıyafetli insanlar, dilenen çocuklar, askerden gelen aç, hasta gençler Suat Derviş’in kabul edebileceği bir manzara değildir. Karar vermiştir. İdealleri uğruna kendi bildiği yoldan savaşacaktır. Roman, şiir ve tiyatro eserleri kaleme alacak, fikirdaşlarını bir arada toplayacak, dergi çıkaracak, gazetelerde halkın gerçeklerini yazacak, böylece karanlığa karşı duracaktır. 

Bu yıllarda Nâzım, Heybeliada Bahriye Mektebi’nde eğitimine devam etmektedir. Nâzım Hikmet farklı bir kişiliktir. Rus Devrimiyle ilgilenmektedir ve Moskova’ya gideceğini söylemektedir. Suat Derviş’in yaşamak istediği sınıfsız toplum hakkında saatlerce konuşmaktadır. Yazdığı şiirler dergilerde yayınlanmaktadır. Bir gün Suat Derviş’e bir şiir uzatır. Mısralarda: 

“Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını
Bir kere eğemedim bu kadının başını
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme
Cevapları öyle heyecansız ki onun
Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun
Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi
Güzelliğin önünde, dolup, çarpmalı kalbi

….. yazmaktadır.

Bu dizelerde genç Nâzım, açıkça Suat’a olan naif aşkını ifade eder. Suat Derviş, her şeyi anlamıştır ama Nâzım, onun için sadece bir çocukluk arkadaşı, aynı fikirleri paylaştığı bir yoldaştır. Kalbinde daha fazlasına yer yoktur. Nâzım Hikmet de çok geçmeden Suat Derviş’in kendisiyle ilgilenmediği anlar, zarafetle geri çekilir ve arkadaş olarak görüşmeye devam ederler. Suat Derviş, kendini okumaya verir. Dünya edebiyatını, özellikle çok iyi bildiği Fransızcasıyla Balzac, Zola, Flaubert’i ana dillerinden okumaya yoğunlaşır. Bir Osmanlı kadını olarak dünyadaki siyasal ve sosyal değişimleri takip etmeye başlar. Edebiyatta “Gerçekçilik” kavramı ilgisini çekmektedir. Kimseyle paylaşmadığı şiirleri, yazıları vardır. Nâzım Hikmet, Suat Derviş evde olmadığı bir gün annesi Hesna Hanım ile sohbet ederlerken masa üzerinde Hezeyan isimli şiiri görür. Defalarca okur ve çok beğenir. Hesna Hanım ile anlaşarak şiiri, o dönemin ünlü Alemdar Gazetesine götürür. Şiir yayınlanır.  Artık Suat Derviş için hayatında hiç terk etmeyeceği yeni bir yol belirmiştir; yazarlık. Dönemin ünlü dergi ve gazetelerinde arka arkaya yazıları yayınlanmaya başlar. Bunların içinde İleri, Alemdar, İkdam ve Ümid’i sayabiliriz.

Sultanahmet Mitinginde Halide Edip’i Dinlemek

Suat Derviş’in hayatı yaşadığı dönemin toplumsal gelişmelerinden ayrı olarak değerlendirilemez. 15 Mayıs 1919’da İtilaf Devletleri İzmir’i işgal eder. Sıranın İstanbul’a geleceğini herkes görmektedir. 23 Mayıs 1919 Cuma günü Sultanahmet’te işgale karşı, halkı birleştiren, neredeyse iki yüz bin kişinin katıldığı bir miting düzenlenir. Bu mitingde kürsüye Halide Edip de çıkar. Halkı “iki konuda” yemin etmeye çağırır; insanlık, adalet ve esaslarına sadık olmak ve hangi şart altında olursa olsun, hiçbir kuvvete boyun eğmemek.

Alanda, Halide Edip’in konuşmasını nefesi kesilerek dinleyen genç bir kız vardır; mitinge arkadaşı Nâzım Hikmet ile birlikte gelen, Suat Derviş. Yıllar sonra, dostlarına Sultanahmet Mitinginin ve Halide Edip’in konuşmasının hayatına yön veren anlardan biri olduğunu söyleyecektir.

1921 yılında ilk romanı KARA KİTAP yayınlanır. Bir Almanca romanla benzerliği nedeniyle eleştirilir. Bu, ölümü anlatan bir romandır. Öte yandan ailesi evlenmesi için ısrarla üzerine gitmektedir. Onlara göre evlilik yaşı gelmiştir ve mutlaka anne ve babasının uygun bulacağı biriyle evlenmelidir. Böylece hiç istemeden, yeterince tanımadığı Cenap Seyfi Bey ile evlendirilir. İkisinin dünyaları farklıdır. Suat Derviş mutsuzdur. Kendisini dünyaya bağlayan tek iş yazmaktır. Gazetelere yazılar yazmaya devam ederken, diğer yandan da bir roman kaleme alır. HİÇ BİRİ adını verdiği, umutsuz evlilikleri anlattığı roman, Yeni Şark gazetesinde tefrika edilir. Aile baskısıyla yapılan evlilik çok geçmeden sonlandırılır. Birkaç yıl sonra, Suat Derviş yayınladığı bir yazıda şöyle söyler: “Seni sevmiyorum, sana âşık değilim, bu durumda evli kalırsam, benim orospudan ne farkım olur ki! (…) Beni affet… Ben sevmeden evlenmenin bu kadar fena olduğunu bilmiyordum!”

Cenap Seyfi Bey’den ayrıldıktan sonra 1922 yılında NE BİR SES, NE BİR NEFES isimli romanı yayınlanır. Kıskançlıktan söz eder bu romanda. Ahmet Haşim’in ilgisini çeker ve 22 Şubat tarihli Akşam Gazetesi’nde bu romana övgüler düzer. 

Eşinden ayrılmış genç bir kadının yalnız başına ayakta durmasının mümkün olmadığı yıllardır. Gazeteci Selami İzzet Sedes ile evlenir fakat kısa sürede boşanır. Suat Derviş, en iyi bildiği işi yaparak, bu zor günleri atlatmayı başarır. Adeta, nefes nefese denilebilecek bir hızda öyküler ve yeni bir roman yazar. BUHRAN GECESİ ve FATMA’NIN GÜNAHI isimli romanları yayınlanır. 

1924 yılında Nâzım Hikmet, Rusya’dan döner. Aydınlık gazetesinde şiirleri yayınlanır. Bu şiirler nedeniyle mahkûm edilir ve yeniden yurtdışına kaçmak zorunda kalır. Yine de İstanbul’da bulunduğu sırada Suat Derviş ile görüşme fırsatı yakalar. Artık ikisi de aralarında sadece arkadaşlık temelli bir ilişki kurulabileceğinden emindirler.

Suat Derviş’in annesi Hesna Hanım, ablası Hamiyet ve üvey kız kardeşi Nesrin, Kızılay için gönüllü olarak çalışmaya başlarlar. Nesrin, cepheden gelen yaralı askerlerle ilgilenir. Bakımlarına destek olur, onlara kitap okur. Bu sırada tanıştığı bir pilota âşıktır. Fakat pilot, önceleri belli etmese de, bir süre sonra evli olduğunu Nesrin’e söyler. Nesrin için artık yaşamanın bir anlamı yoktur. İntihar ederek, yaşamına son verir. Suat Derviş, bu acı olaydan derinden etkilenir, kendisini iyileştirebilecek tek güce, edebiyata bir kez daha sığınır. FATMA’NIN GÜNAHI isimli romanı bu olay üzerine yazar. 

1927 yılında ablası Hamiyet ile birlikte İstanbul’dan uzaklaşmak için Berlin’e giderler. Üniversiteye kaydolur, fakat devam etmez. İleride hayatından söz ederken “üniversiteye devam etmeyerek, yanlış yaptığını” söyler. Yine de SULTAN’IN KADINLARI adlı romanının Almancaya çevrilmesi önemli bir başarı olarak kabul edilmelidir.

Toplumcu Gerçekçi İşçi Romanı

Bir kaç yıl sonra babası Dr. İsmail Vehbi Derviş Bey hastalanır. Durumu ciddidir. Bu defa babasının tedavisi için tüm aile Berlin’e giderler. Tedavi aylarca sürer, kanserdir ve iyileşemez. 1932 yılında ölür. Artık ailenin maddi gücü eskisi gibi değildir. Birikimlerinin çoğu Almanya’daki tedavi sırasında harcanır. O kadar ki cenazeyi İstanbul’a getirecek paraları bile yoktur. Berlin’de defnedilmesine karar verirler. Suat Derviş, annesi ve küçük kardeşi Ruhi ile İstanbul’a geri döner. Ablası Hamiyet ise evlenir ve Danimarka’ya yerleşir. Suat Derviş derhâl işe başlamak zorundadır. Resimli Ay, Son Posta ve Cumhuriyet’e haberler, yazılar hazırlar. Röportajlar yapmaya da başlar. Bu sırada gazeteci Nizamettin Nazif Tepedelenli ile tanışır. Kısa süre sonra üçüncü evliliğini yapar. Nizamettin Nazif ve Suat Derviş evliliği de öncekiler gibi başarısız olur. Çift, bir türlü anlaşamaz. Sık sık tartışırlar. Yeni eşi, insanların içinde Suat Derviş’i azarlayan, aşağılayan, hatta tokat adam bir adamdır. Yine de hemen boşanmaz, ayrılmak için dört yıl bekler. 1936 yılında Tan gazetesinde çalışmaya başlar. Artık en çok ilgilendiği konu “Kadın Hakları”dır. Feminist düşünce ağırlıklı yazılara, röportajlara ağırlık verir. Son Posta gazetesi, çok iyi yabancı dil bildiği için Montrö Konferansı’na Suat Derviş’i gönderir. Böylece yurtdışına haber takibi için gönderilen ilk kadın olarak tarihe geçer. Ardından gazete tarafından Rusya’ya gönderilir. Halkın büyük ilgisini gören bir yazı dizisi hazırlar, fakat fazla “kızıl” bulunduğu için gazeteden atılır.

Tan Gazetesi’nde son olarak 1937 yılı bahar aylarında BU ROMAN, OLAN ŞEYLERİN ROMANIDIR başlıklı bir eseri yayınlanır. Bu, “toplumcu-gerçekçi” bakış acısıyla yazılmış bir işçi romanıdır. O yıllarda ilgi çekip, başarı kazansa da zamanla unutulur.

Suat Derviş’in kişisel yaşamı ise harabe halindedir. Rasih Nuri İleri, Nizamettin Nazif ile yaptığı evlilik için şöyle söyler: “Sempatizanlıktan, ateşli bir militanlığa, gerçekçi/doğal/romantik bir romancılık anlayışından, ödünsüz bir toplumcu gerçekçi romancılığa kararlı bir geçiş yaptığı dönemde, Suat, bunca muğlak düşünüp davranan biriyle artık evli kalamazdı…”

Nihayet, dört yıldır evli olduğu Nizamettin Nazif ile evliliğini bitirir. Suat Derviş üç defa evlenip boşanmıştır. Bu durumdaki güzel bir kadının toplumda başı dik yaşayabilmesi için herkesten daha fazla çalışması, demir gibi sert olması gerektiği açıktır. Haber gazetesinde yazmaya başlar. İSTANBUL’UN İLK GECESİ romanını burada yayınlar. Bu romanda yoksul, ezilmiş insanları anlatır. İleriki yıllarda kendisi ile konuşan gazetecilere en sevdiği romanlardan birinin bu olduğunu söyleyecektir. Ardından yayınladığı HİÇ isimli romanda ise bir kadının acılarını anlatır. 

Bu dönemde hayatını kökünden değiştirecek kişiyle, Türkiye Komünist Partisi liderlerinden Reşat Fuat Baraner ile tanışır. Bazı kaynaklarda Baraner’in, Mustafa Kemal Atatürk’ün kuzeni olduğunu yazsa da bu bilginin doğru olup olmadığı tartışmalıdır. Çünkü Atatürk’ün kendisinin hazırladığı söylenen aile ağacında Baraner’in adı yoktur. Baraner, Berlin ve Moskova’da yaşarken sıkı bir komünist olur. Türkiye’ye geri döndüğünde faaliyetlerinden dolayı yargılanır ve hapis cezası verilir. Hapisten çıktıktan sonra Suat Derviş ile tanışır. Suat Derviş,  Baraner’in kişiliğinden olduğu kadar, görüşlerinden de etkilenir. 1940 yılında evlenirler. Birlikte YENİ EDEBİYAT Dergisi için çalışmaya başlarlar. Bu dergi TKP’nin görüşlerini açıklama ve yayma işlevi görecektir. Dergi, 5 Ekim 1940 günü yayınlanır. Abidin Dino, Attila İlhan, Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Hasan İzzettin Dinamo ve daha pek çok sol görüşlü isim yazılarını gönderir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında tüm ülkede büyük bir yayın yasağı vardır ve 26 sayı sonra, 15 Kasım 1941 tarihinde dergi, Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından kapatılır. YENİ EDEBİYAT sayesinde Suat Derviş’in adı, ilk dergi çıkaran kadın olarak Cumhuriyet tarihine kaydolur. Aynı dönemde Suat Derviş’in annesi Hesna Hanım, hayata gözlerini kapar. Suat Derviş her kaybında olduğu gibi, yine edebiyata sığınır. Bu defa daha çok komünist çizgide öykü, piyes, roman yazmaya başlar. Bu sırada hamile olduğunu öğrenir. Çok mutludur. Fakat hamileliğinin son aylarında bebeğini kaybeder. Bu olay, yaşamında büyük bir travmaya neden olur. Dışarıya pek belli etmemeye çalışsa da çok üzülür. Öyle ki, bebeği için hazırladığı bir kaç parça eşyayı ölene kadar hep yanında taşır. 

Fosforlu Cevriye

1942 yılında Baraner askere çağrılır. Askerliği sırasında İstanbul’a bir iş için gönderilir ve firar eder. 1944 yılında yakalanır. Dokuz yıllık ağır hapis cezasına çarptırılır. Suat Derviş ise sekiz ay hapiste kalacaktır. O dönemde sol görüşlü bir gazetecinin hapse girmesi mesleki yaşamını bitirecek bir durumdur. Dışarı çıktıktan sonra arka arkaya romanları yayınlanır. Bunların içinde bir tanesi, FOSFORLU CEVRİYE ileride çok ünlü olacaktır. Hayatın dışına itilmiş insanları, İstanbul’un arka yüzünü anlatır sokak işçisi Cevriye’nin ekseninde. 1946 yılında arkadaşı, gazeteci Neriman Hikmet ile Türk basınında ilk kez bir sendika kurarlar. Fakat Babıali’den hiç kimse bu sendikaya üye olmak istemez. Kısa süre sonra kapanır. Sendikanın başarısız olmasından sonra, Suat Derviş gazeteciliği bırakır. Eşi hapiste, çok sevdiği ablası ise yurtdışındadır. Ablası Hamiyet de mutsuzdur. 1953 yılında her şeyi geride bırakarak ablasıyla birlikte Fransa’ya giderler. 

Suat Derviş’in yaşamında yeni bir sayfa daha açılır.  Paris’te Fransız Komünist partisinin Genel Sekreteri Maurice Thorez ve eşi Jeanette Vermeerch’in yakın ilgisi ile çevre edinmeye başlar. Efsanevi yazarlar ve şairler ile tanışır. Sonunda Fransa’nın en önemli edebiyat dergilerinden kabul edilen, büyük prestijli EUROPE dergisinin kapıları Suat Derviş’e açılır. 1923 yılında kurulan dergi Maksim Gorki’den, Tagore’ye, Virginia Woolf’dan  Aragon’a kadar pek çok isme kucak açmasıyla ünlüdür. Thomas Mann, Bertold Brecht’in de yazıları burada yayınlanır. Bu dergide ilk yazısı 1955 yılının son sayısında kendine yer bulur. Bu, sadece Suat Derviş özelinde bir başarı değil, Türk Edebiyatı için de önemli bir aşamadır. ZEYNEP İÇİN ve ANKARA MAHPUSU romanları Fransızcaya çevrilir.

Gazeteci-yazar André Wurmser, Les Lettres Françaises adlı gazetede ANKARA MAHPUSU’nu, Nobel ödüllü yazar İvo Andriç’in DRİNA KÖPRÜSÜ adlı eserinden üstün bulduğunu yazar.

Suat Derviş’in özel hayatı ise hâlâ karmakarışıktır. Ablası Hamiyet hastalanır ve İsviçre’de bir sanatoryuma yatar. Eşi Baraner ise hapishaneden tahliye edilmiştir. Ablasını bırakarak, 1961 yılında İstanbul’a geri döner. Yaşamak için çalışmak zorundadırlar. Hemen bir tercüme bürosu kurarak eşiyle birlikte gece gündüz çeviri yaparlar. AKSARAY’DA BİR PERİHAN, 1963 yılında Gece Postası isimli gazetede, altmış sekiz sayı tefrika olarak yayınlanır. Suat Derviş bir daha roman yazmaz. Bu romanda baş karakter Perihan mıdır? Yoksa Gülter isimli bir Çerkes kız mıdır? Son romanında Gülter ismi altında kendi duygularını mı yazmıştır? Tartışılır.

Suat Derviş bir daha roman yazmaz ama fikirlerini şiirle, piyesle, çocuk masallarıyla, Fransa’daki sosyalist dergilere gönderdiği yazılarla ifade etmeye devam eder. 1968 yılında Reşat Fuat Baraner, ağır bir hastalığın ardından vefat eder. Artık hayatında sadece ablası Hamiyet vardır. Hayat, acıları kadar güzelliğiyle de yaşanır. İlk olarak, 1959 yılında başrolünde Neriman Köksal’ın oynadığı FOSFORLU CEVRİYE yeniden filme çekilir. 1968 yılı aralık ayında Nejat Saydam yönetiminde, çekilen filmde bu defa Türkan Şoray oynar. Yapım büyük ilgi görür. Şarkıları, replikleri dilden dile dolaşır. Suat Derviş, FOSFORLU CEVRİYE’nin müzikal olmasını da ister. Başrol oyuncusunu bile bulmuştur: Gülriz Sururi. Fakat yaşadığı sürece, bir türlü bu isteğini gerçekleştiremez. 

“Kimsenin Karısı Olarak Yâd Edilmem”

1970 yılında ablası Hamiyet ölür. Rasih Nuri İleri, 2002 yılında, Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı tarafından yayımlanan Yakın Tarihimizden Portreler adlı kitabında, Suat Derviş’in, ablasının ölümünden sonra söylediklerine yer verir:

“Biz iki kız kardeş ellerimizi her zaman kenetledik. Ölüm onu benden koparıp alıncaya kadar hep el ele durduk. Bu eller misk kokuyordu ve benim çocukluğumda tanıdığım gibi miniktiler. O öldü, ben o elleri avuçlarımın içinde saatlerce ısıtmak ümidi ile tuttum, öptüm onları saatlerce. Bir gün, iki gün! Bilmiyorum ki kaç gün sonra, o elleri benim ellerimden koparıp aldılar. (…) O uğruna kurban olunası elleri. Minik ablamın, en vefalı dostumun, o en insan kadının ellerini.”

Artık Suat Derviş de sağlığını yitirmektedir. Gözleri zor görmeye başlar. Yine de hiç usanmadan yazmaya devam eder. Kalemi bıraksa, çocukluğundan beri onu ayakta tutan, nefes aldıran tek uğraşını terk etse, kendisinin de yaşayamayacağını bilmektedir. Anılarını yazmaya başlar. Diğer taraftan ülkenin siyasi durumu da gittikçe karışmaktadır. 7 Nisan 1970 günü Türkiye Devrimci Kadınlar Derneği’nin kurucu üyeleri arasına adını yazdırır. Derneğin ilk toplantısında, “TKP Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner’in eşi” diye tanıtılınca, “Ben yazar Suat Derviş’im, kimsenin karısı olarak yâd edilmem (anılmam)!” diye hiddetle karşılık verir. Dernek, siyasi yönetim tarafından çok geçmeden kapatılır. Suat Derviş bu olaydan sonra gözlerinin tedavisi için Moskova’ya gider. Geri döndüğünde Türkiye eskisinden daha fazla siyasi karışıklıklara sahne olur. Bu dönemde solcu gençlere evinin kapısını açar. Paraları yoktur. Üç beş kuruş bulmak için elinden geleni yapar. Gerekirse aile yadigârı eşyayı bile satışa çıkarır. 

Sağlığı her geçen gün kötüye gitmektedir. Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi’ne kaldırılır. 23 Temmuz 1972 günü ölür. Feriköy mezarlığında sonsuzluğa yolcu edilir.

 

  1. Berktay, Fatmagül. “Yıldızları Özgürce Seyretmek İsteyen Bir yazar: Suat Derviş” Tarihin Cinsiyeti, Metis, 2012  
  2. Liz Behmoaras, Suat Derviş Efsane Bir Kadın ve Dönemi, Remzi Kitabevi, 2008

 

[1] Doğum tarihini 1903 ya da 1905 olarak gösteren kaynaklar da vardır. Bununla birlikte yakın akrabaları 1901 olduğunu söylüyor.

Ayşe Övür

11 Ekim 2021 Pazartesi | 213 Görüntülenme

İlgili Kategori: Köprü

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

Etiketler

Bu İçerikler de İlginizi Çekebilir