Sonsuz Panayır’da Sermayenin Çirkin Yüzü

Sonsuz Panayır’da Sermayenin Çirkin Yüzü - Elif Yılmaz

“Gelecek devrin başında duran başka ruhlar da var.
Uzak bir pazar yerinden gelen kudretli uğultuyu duymuyor musunuz?”
John Keats

Halide Edip Adıvar’ın Sonsuz Panayır romanı, yukarıdaki alıntıyla başlıyor.

İkinci Paylaşım Savaşı sonrasının ekonomik çalkantı ve yıkıma eşlik eden sosyal dönüşüm manzarasını, tıpkı panayır aynalarından yansır gibi çarpık, abartılı, gülünç ve korkunç görünümlü karakterler geçidi ile sunuyor roman.

 Sonsuz Panayır’a devam etmeden önce, bir kıyaslama olanağı sunması açısından Sinekli Bakkal’ı anarak ilerleyelim.

 Sinekli Bakkal, romanın kadın kahramanı Rabia’nın, toplumun farklı katmanlarıyla kesişen yaşantısı eşliğinde, II. Abdülhamid’in ‘istibdat’ devrinin toplumsal bir panoramasını sunarken, çatışmayı kültürel aidiyet sorunu olarak görmüş, temel çelişkisini doğu-batı karşıtlığı üzerine kurmuştu. Sinekli Bakkal, yazarın Osmanlı-İslam değerlerinden yana tavrı sonucunda, geleneksel değerlerin gerçek taşıyıcısı olarak resmedilen yoksul mahallenin ve Rabia’nın yüceltildiği bir romandı.

Sinekli Bakkal’dan yalnızca 10 yıl sonra, 1946 yılında yayımlanan Sonsuz Panayır’da ise toplumsal odak, geleneksel-modern çatışmasının dışına çıkarken, yoksul Sinekli Bakkal’ın adeta insan üstü bir değerler anıtı gibi yükselen Rabia’sından ve Halide Edip Adıvar’ın, çoğu zaman kendi idealini yansıttığı söylenebilecek, önceki tüm kadın kahramanlarından büsbütün başka bir kadın portresi çıkıyor karşımıza.

Sonsuz Panayır’ın Kurnaz Ayşe’si

Emperyalist savaşın sona erdiği ancak yıkıcı etkilerinin bütün ağırlığıyla sürdüğü 1940’ların başı, yokluk yılları İstanbul’unda geçer roman. Cerrahpaşa’nın yoksul Sülüklü Mahallesi’nde, kıt kanaat geçinen bir memurun kızı olan lise öğrencisi Ayşe Balkar, roman boyunca gelişim ve dönüşümünü izleyeceğimiz ana karakter.

“Babasına ‘herif’ denilmesine kızmaktan ziyade, ‘herif’ denilen bir adamın kızı olmaktan utanan” Ayşe, yoksulluktan bir an önce kurtulup, sınıf atlamayı kafasına koymuş, hesaplı, uyanık, gündelik çıkarları için ana babasına karşı bile zalim olabilen bir kız.

“Fakat o hislerine mağlup olacak cinsten değildi, onun bir gayesi vardı. Mutlak, mensup olduğu fukara memur sınıfından kurtulmak, para kazanmak, bilhassa şöhret sahibi olmak istiyordu. Bu gayeye erişebilmek için değil anasının babasının, kâinatın suyunu sıkmaktan çekinmeyecek kadar kudretli bir iradeye sahip olduğuna kaniiydi.” (s.17)

Burada Ayşe’nin edebiyat öğretmeni Ali Bey’den söz etmek gerek.

Kullanışlı Aydınlar ya da Ali Bey’in Muşmula Kalbi

Ali Bey, ailesinin kökleri saraya dayanan, iyi eğitim almış, oldukça varlıklı, 52 yaşında bir edebiyat hocasıdır. Dönemin zenginlerinin yaşadığı lüks Taksim yerine, Cerrahpaşa’nın yoksul Sülüklü Mahallesi’nde, ailesinden kalma eski bir ahşap bir konakta, alçakgönüllü bir yaşamı seçmiştir. Konağın bir odası, onun dünya halinden uzaklaşarak iç dünyasına çekildiği, okuyup yazdığı halveti, sığınağıdır. Ali Bey’in yaşam biçimi, bir burjuva olduğunu açık etmez, yoksul mahalleye, neredeyse görünmez olacak kadar saygıyla uyum sağlamıştır. Öğrencisi Ayşe bile -Ayşe cin gibi bir kızdır- onun sosyal konumunu sonradan ve tesadüfen öğrenecek ve Ali Bey, gerek İstanbul’un varlıklı aileleriyle olan ilişkisi, gerekse koruyucu, kollayıcı tavrıyla, Ayşe’nin gözüne kestirdiği zenginler dünyasına açılan kapıların ilk anahtarı olacaktır.

Ayşe, Ali Bey’in dikkatini ilk kez, okulun düzenlediği kompozisyon yarışmasında birincilik kazanarak çekecektir. Ama nasıl? Ayşe’den dinleyelim:

 “(…) bizim edebiyat hocamız Ali Bey’in muşmula gibi kalbini eritecek bir mevzu seçmeli, acıklı bir tarzda yazmalı. Mesela ‘sigarayı bırakan baba’ çok münasip bir mevzu. Bu bize ikide birde mistik bir tavırla muhabbetten, iyilikten bilmem daha ne kadar modası geçmiş şefkat ve insaniyetten bahseden Ali Bey’in kafasını sımsıkı yakalar (…) Hem kızına ipek çorap almak için sigara bırakan fakir memur, buna bir de çamaşıra gidecek kadar fedakâr bir ana ilave ederiz. Ya kızları? O da ben!”(s.21)

Ali Bey, toplumla bağının kopmuş olmasının yarattığı boşluğu, yardıma muhtaç ve düşkünlerin koruyucusu rolüyle kapatmaya çalışır. Yüksek kültürel birikimini, evindeki pazar toplantılarında ancak yakın çevresi ile paylaşan; kokmaz, bulaşmaz ‘hümanist’ aydın tipidir. Ali Bey’in hali acıklıdır.

Yine de, geride bıraktığımız yüzyılın aydını, saraylı entelektüel Ali Bey’in hakkını yemeyelim.

Siyasal İslam karanlığına batmış, toplumsal aklın iyiden iyiye yittiği bugünün Türkiye’sinin çölleşmiş kültür ikliminde, Cumhuriyet düşmanlığını, entelektüel birikim diye yutturabilen aydın bozmalarının yanında, Ali Bey yunmuş yıkanmış kalıyor. Romanda lise öğrencisi Ayşe, yoksulluk edebiyatı ile yufka yürekli edebiyat hocasını kandırırken, romanın yazıldığı tarihin üzerinden yarım yüzyılı aşkın bir zaman geçmişken, başörtüsünden mağduriyet edebiyatı yapan hanım kızlar da, bugünün muşmula kalplerini oyuna getirmiştir. Şu farkla ki, bir aydın olarak Ali Bey’in yanılgısı, en çok kendini bağlar, toplumsal ve affedilemez bir suç değildir onunki. Oysa bugün, yirmi birinci yüzyılda -yüzyılından utanmadan- İslamcı’dan demokrasi havarisi uydurabilen kullanışlı aydınların ihaneti, ahmaklıklarıyla ya da muşmula kalpleriyle açıklanamaz. Onlarınki olsa olsa, gericilikle, bilinçli, örgütlü işbirliği anlamındadır. Onların hali acıklı bile değil. 

Burjuvazinin Geçit Töreni ve Haykır Gazetesi

Sonsuz Panayır’da, aile adlarındaki sembolik göndermelerin de ilgi çekici olduğu burjuvazi, adeta rengârenk kostümleriyle geçit töreni yapar gibi karşımıza çıkıyor.

İstanbul Sosyetesi’ni temsil eden Bolluk’lar, batılı kültürel değerler ile geleneklerini uyum içinde bağdaştırmış, yol yordam bilen, kültürlü burjuva ailedir, baba Süleyman Bolluk ‘namuslu’ tüccardır.

Uzman Safitürk, paravan şirketleri aracılığıyla, savaş vurguncusu türedi zengin Şaşırtmaç için para aklayan,  çıkarcı, gösteriş meraklısı, kendisi de satılık bir emlak zenginidir.

Aygır Şaşırtmaç ise romanın en görkemli karakteri. Savaş vurguncusu taşralı Şaşırtmaç, hem parasının gücüyle, hem yarattığı korku atmosferiyle, kaypak İstanbul sermayesine kolaylıkla egemen olmuş, hayvansılaşmış görünümüyle tiksinti uyandıran herifin tekidir. Korkunun rakipler üzerindeki gücünü hem ticari, hem hayvani içgüdüleriyle çok iyi bilir:

“Mesela ticaret âlemini ele alalım… Bunu benden iyi bilen yoktur. Bizim korkuluğumuz para kudretidir, değil mi? Bu para kimindir? Bizden korkan adamların… Bunlara zehir hatta … yutturarak paralarını çekeriz; korktukları şey gene kendi elleriyle elimize verdikleri silahtır. Her şeyin başı korku…”(s.123)

Roman bir karakterler şöleni olduğundan, her birine yer vermek olanaksız ama söz edilmesi gereken biri de ‘Haykır’ Gazetesinin köşe yazarı, Füruzan Tıngır. Şaşırtmaç’ın satın alarak ya da korkutarak sindirdiği kentli burjuvaları, Tıngır, ‘gazetede bir köşesi’ olduğu için avucunun içine almıştır. Her davetin gediklisi gazeteci, kof burjuvalarla adeta alay eder ama eleştiri oklarını kendine çevirmek işine gelmez. Geçinip gitmektedir.

“Bunların çok bariz olan bir tarafı da siyasi dayıları sık sık değiştirmeleridir (…) Çünkü bugün karşısında göbek attıkları hamilerinin yıldızı söner sönmez duvardaki resmi de yere düşer (…)”(s.27)

Yakup Kadri’den Halide Edip’e Mektup

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sonsuz Panayır’ın yayımlanması üzerine, kendi ifadesiyle “kaleme sarılarak” Halide Edip’e bir mektup yazar. Oldukça uzun ve çok kıymetli bir roman değerlendirmesidir bu mektup. Bir kaç alıntıyla Sonsuz Panayır’ı Yakup Kadri’den dinleyelim:

 “Zaten Sonsuz Panayır diğer bütün eserleriniz arasında o kadar yalnız, o kadar kendi başına, öyle bambaşka bir eser ki, onu methetmek veya onun aleyhinde bulunmakla sizi ne memnun etmiş ne de kızdırmış olacağıma ihtimal verebiliyorum.” 

“İnsan eski bir kariniz sıfatıyla Sonsuz Panayır’da Aygır Şaşırtmaç’tan bu sıska kıza kadar bütün o “grotesque” mahlûkların geçit resmini seyrederken daldığı kâbustan sıyrılmak için imdadına eski romanlarınızın, için için ilahi bir ateşle yanan “sentimantale” kadınlarını, asil yürekli, idealist ve kahraman erkeklerini çağırmak ihtiyacıyla kıvranıyor. Nereye gitti onlar? Belki siz de bilmiyorsunuz. Belki tekrar önünüze çıksalar kim olduklarını siz de hatırlamayacaksınız. Onları bir başka küreden inmiş etsiz kemiksiz şeffaf birtakım varlıklar zannedeceksiniz. ‘Bunları ben mi yarattım, hangi hamurdan?’ diyeceksiniz.”

“Âlem gene o âlem, devran yine ol devranBir değişen varsa o da yalnız sizsiniz, sizin hayatı görüş ve anlatış tarzınızdır. Yani sizin sanatınızdır. O zamanlar, siz insanları oldukları gibi değil, olmalarını istediğiniz gibi görüyor ve öyle ifade ediyordunuz. Onun için çamuru elinize alır almaz –ne sihirdir ne keramet– ona derhal bir billur saflığı, bir billur şeffaflığı veriyordunuz. Şimdi ise çamur yığınlarını, hiç iğrenmeden olduğu gibi önümüze sermeye başladınız.”

“Zira, ben de beş, altı aydır, hem mevzu, hem de isim itibarıyla Sonsuz Panayır’a oldukça eş Panorama adlı bir romana çalışmaktayım. Ancak, şu fark ile ki, ben, bizdeki sosyal, ahlaki entelektüel dramı ne yalnız bir köşeden görüyor, ne de sonunda her şeyi tatlıya bağlamak imkânını bulabiliyorum. Bu suretle Panorama baştan nihayete kadar bütün memleket ölçüsünde kapkara bir tablo halinde kalıyor. Çünkü, ben, ne Ali Bey gibi (halvetnişin) hakimlerin, ne de Bolluk’lu üslubunda (namuslu tüccarların) bu memleketi –kim bilir kaç zamandır- içinde bocaladığı ve bocaladıkça battığı maddi ve manevi bataklıktan kurtarabileceğine inanıyorum.”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, toplumsal dönüşümün karanlık manzarası karşısında, Sonsuz Panayır ile aynı döneme rastlayan Panorama adlı romanıyla aynı yakıcı ve eleştirel aydın tavrını ortaya koyar. Şu farkla ki, Halide Edip Adıvar, Sonsuz Panayır’da taşralılığın, gerilik ve cehaletin topluma egemen oluşunu öne çıkarırken, Panorama, yüzleşmenin ve hesaplaşmanın odağına, doğrudan doğruya dinciliği alır.  

Panorama, olağanüstü güçlü bir romandır ve sonu dehşet vericidir. Gecenin karanlığında zikir çekmekte olan katil sürüsü, sindikleri delikten çıkarak, romanın kahramanı iki aydın genci ‘dini hezeyanla’ katleder. Katillerin, henüz kuytularda gizlendikleri zamandır. Gecede ve pusudadırlar, uğultuları henüz uzaktan duyulmaktadır.

Biz bugün, Sonsuz Panayır’daki ‘mahlûkat’ geçidi ya da Panorama’nın dehşet verici sonu için ‘abartılı’ diyemiyoruz. Biz, Madımak’ta aydınları nasıl yaktıklarının, Ali İsmail’i nasıl öldürdüklerinin tanığıyız.

Son Söz Yerine

Sonsuz Panayır’da yazar, roman kahramanlarını bütün çarpıklıklarıyla ve olabildiğince gerçeğe yakın resmediyor. Bununla birlikte, tıpkı Sinekli Bakkal’da toplumsal sorunun, geleneksel ile batılı değerlerin kültürel çatışması ekseninde ele alınması nedeniyle, saraya yönelik eleştirinin zayıf kalması gibi, Sonsuz Panayır’da da yönetici sınıfın yozlaşmışlığı, yine kültürel kodlar üzerinden teşhir edildiği için eleştiri zayıflıyor.

Süleyman Bolluk, servetini dolambaçlı yollardan değil de, ticari ahlaka uygun, ‘hakkıyla’ edinmiş izlenimi verirken, okurun da, romandaki tüm kahramanların da nefreti yalnızca taşralı Aygır Şaşırtmaç üzerinde yoğunlaşıyor. Karaborsacı, taşralı hödük zenginlerle, kentli burjuva arasında bir karşıtlık ilişkisi kurulurken, temel karşıtlığın sınıfsal olduğu gerçeği belirsizleşiyor.

Bu belirlemeyi yapıyor olmak, romanın Türk Edebiyatı’ndaki önemini ve değerini elbette eksiltmiyor, tam tersine, sınıfsal çatışmanın gözden yittiği noktasında getirdiğimiz eleştiri, tam da Halide Edip Adıvar romanının ulaştığı aşamanın teslim edilmesidir.

Kaldı ki bugün, kaç yazarımızın kaleminden, hem yozlaşmış egemen sınıfı, hem bu sınıfın yozlaştırdıklarını, yüzlerine ışık tutarak tek tek teşhir edecek bu çapta bir roman çıkabilir? Yok denecek kadar az. Hatta bugün ‘sınıf’ desek, önce roman yazıcılar döver bizi.

Yakup Kadri’nin Panorama’sında da çatışma, aydınlanma değerleri ve gericilik arasında kurulmuştur. Yazarın, Cumhuriyet Devrimi’nin temel değerlerindeki aşınma ve gericilik gerçeğinin yakıcı aciliyeti karşısında duyduğu öfke öylesine ateşli ve güçlüdür ki, ama bu durumda bile romanda Marksist tutumu kıyasıya eleştirmekten de geri kalmaz. Evet, Panorama Marksist bir roman değildir ama tıpkı Halide Edip’in Sonsuz Panayır’ı gibi, o da yazıldığı çağın namuslu,  gerçekçi ve aynı zamanda edebi anlamda yetkin bir tanığıdır. Bizden yanadır. Bizimdir.

Evet, çatışma kültürel değil, her zaman sınıfsaldır ve bu gerçeğin en çok patronlar farkında olmalı ki, sermayenin güzide partisi akp, sınıfsal karşıtlığı, kültür çatışması zemininde örtbas ederek, dinle uyuşturulmuş emekçilerin sınıf kinini, Cumhuriyet’in aydınlanma değerlerine düşmanlık olarak körükleyebilmekte ve bundan oy devşirebilmektedir. Yoksul emekçinin çarpıtılmış bilincinde, kültür merkezinde tiyatro izlemeye giden bir öğretmen ‘elit’ olarak yaftalanırken, bin odalı saraylardaki saltanat aklanabilmektedir.

1 Mayıs’ların ve Gezi Direnişi’nin Taksim Meydanı’nı tarihsel anlamından koparmak ‘zorunda olduğu’ için emekçilere yasaklayan sermaye, meydanın simgesi Atatürk Kültür Merkezi’ni yerle bir ederken, enkazın karşısına bilerek cami dikmektedir. Çünkü sermaye, emekçi halka, Cengiz İnşaat’ın sahibi ‘hödük’ kapitalist gibi yalnızca doğrudan değil, sırtını sıvazlar görünme becerisiyle, meydanlarını yasaklayarak, değerlerini alt üst ve yok ederek, düşünme gücünü felç ederek sembolik olarak da küfretmektedir.

Konu çok geniş, yerimiz dar, sözü bağlayalım. Yakup Kadri’nin Halide Edip’e mektubu şu sözlerle bitiyor:

“Kitabınızın başına peygamberce bir sözünü aldığınız genç İngiliz şairinin bizi dinlemeye davet ettiği uğultuyu, işte, ben bu şekilde işitmekte ve böyle yormaktayım. Bunun arkasından kulağıma daha başka sesler de gelmektedir. Bu da demin bahsettiğim fikir ve inkılâp ekibi birbirini tamamıyla yiyip bitirdikten sonra memleketin terekesine el koymak üzere yaklaşan küçük kasaba eşrafının ayak sesleridir. Bunların ise sayıca iki binlerden ne kadar fazla, kafaca ne kadar daha dar, ruhça ne kadar daha karanlık olduğunu izaha hacet yoktur sanırım.”

Halide Edip’in Şaşırtmaç karakteri ile çizdiği ucube, bugün siyasal islamcıların maşası, kullanışlı aydınlardan daha tiksinti verici değil. Bugün duyduğumuz korkunç sesler, uzak bir pazar yerinden gelen uğultu olmaktan çoktan çıkmış, üzerimize çöreklenmiştir. Namuslusu, namussuzu, kültürlüsü, cahili, dincisi, dinsizi, hacısı, hocası sermayenin bin bir suratı Sonsuz Panayır’da bir ve aynıdır, iç içedir. “Kafaca ne kadar dar, ruhça ne kadar karanlık olduklarını izaha evet hacet yoktur” ama sermayenin pervasız saldırısı ve küfrü karşısında, Cumhuriyet’in ve aydınlanma değerlerinin, gerici burjuvazinin değil, Türkiye’nin emekçi halkının değerleri olduğunun, çok daha kararlı ve güçlü ifade edilmesine çok ihtiyacımız var.

Elif Yılmaz

1 Kasım 2021 Pazartesi | 403 Görüntülenme

İlgili Kategori: Kitap Bağımlısı

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

Sizden Gelenler

bırsey anladıysam arap olayım
free | 31 Ekim 2021 Pazar

Etiketler

Bu İçerikler de İlginizi Çekebilir