Ülkü Tamer’e Rastlamak

Ülkü Tamer’e Rastlamak - Arif Arslan

Şiirimizin bir büyük ustası Ülkü Tamer aramızdan göçtü. Şairliğinin yanı sıra hepimizde görünmez emeği vardı Ülkü Tamer’in. Çevirdiği onlarca kitapla dünya edebiyatını bilincimize kattı. Hele 88 Kuşağının yetişmesinde onun yönetiminde çıkan haftalık Milliyet Çocuk dergisinin katkısı unutulamaz. Bütün gerçek emekçiler gibi, işin hep içinde oldu ama gösteri sahnesinde biraz geride durdu. Oysa gençliğinde tiyatro oyunculuğu da yapmıştı. Görünen değil, gözleyen ve üreten oldu. Onu güzel insanlığın edebi bilincine emanet ediyoruz.

ÜLKÜ TAMER: (Beton rıhtıma çarpıp saçılan dalga sesleri duyulan kıyıda, sağ ayağı biraz daha önde ve iki eli cebinde, denizi seyrederek şiir mırıldanmaktadır.)

Bütün tarihini sırtına vurup
Denizi üç günde geçen serçenin
Bir seher vaktinde soluk soluğa
Tünediği dalda şenlik gibisin

(Gömlek yakaları dağınık, kravatları göğüs hizasına kadar sarkmış birkaç öğrenci, kenardaki banka yayılmış, kendi dünyalarında sohbet edip şakalaşmaktadırlar. Öğrencilerden ikisi cep telefonunu karıştırmakta, yanındakilere telefonu gösterip yorum yapmaktadır. Öğrencilerden biri, birkaç metre ötede elleri cebinde denizi seyrederek şiir mırıldanan adama kulak kabartır, bir taraftan da hemen yanındaki öğrenciyi dirseğiyle dürter. Birkaç dakika adamı izledikten sonra ayağa kalkıp yanına yaklaşır.)

CAN: Saygılar babalık! Şurda oturuyorduk, kulak verdik de dalga sesleriyle uyumlu bir şeyler söylüyordunuz. Çok da hoşuma gitti. Türkü mü, şiir mi bu söyledikleriniz merak ettim de…

ÜLKÜ TAMER: Demek beni dinliyordun, demek duydun söylediklerimi… Hoşuna gitti ha!

CAN: Evet gitti, aslında hafızamda tutabilsem watsap’tan kızlara bile yazacaktım.  Kızlar daha çok şiir seviyor ne de olsa!

ÜLKÜ TAMER: Öyle mi? Demek böyle bir kanaatin var? Belki de yanılıyorsundur, bilmiyorum. Az önce duydukların türkü değildi, şiirdi. Benim eskiden yazdığım ama dilimde hep duran şiirlerimden biriydi işte.

EMRE: “Bu toprakta kalır adın” falan gibi bir şeyler duydum. Demek siz şairsiniz.

ÜLKÜ TAMER:

Bu toprakta kalır adın

Tohumların arasında

Yeşilinde tarlaların…

diye devam ediyor o şiir. Evet, ben şairim. Bir insana “şair” denilmesi güzel bir şey tabii. Hele de altmış yıl şiir yazdıysan. Bir ömür yani.

EMRE: Biz ilk kez bir şair görüyoruz. Sizin şiir kitabınız var mı peki?

ÜLKÜ TAMER: Var. Aslında çok var. Şiir çevirisi de yaptım çok. On taneden fazla şiir kitabı sığdırdım bu ömre. Bakıyorum da siz de bayağı meraklısınız. Benim de sık yaşadığım bir durum değil böyle şeyler. Yani şimdiki gençler şairlere ve şiirlere pek meraklı sayılmaz.  Biz sevdiğimiz şiirleri cebimizde taşırdık ezberlemek için.

CAN: Haa, biz meraklıyız biraz. Aslında... Tabii okulda edebiyat dersi de var;  hoca anlatıyor, okuyor. Biz de biraz dinliyoruz işte.  Yani biz… şiir meraklısı sayılırız tabii. Biz de cebimizde taşıyoruz ama kâğıtta değil… Telefonla yazıyoruz google’a, aradığımız her şiir cebimizde yani. Ama telefonu sınavda yanımızda bulunduramıyoruz kötü oluyor tabii.

ÜLKÜ TAMER: Peki şiirin ne olduğunu biliyor musunuz? Şiir gecenin kardeşidir, gündüzün annesi. Yürekteki büyükbabadır şiir. Yani en yakın akraba gibidir işte şiir. Uzakta durmaya da çalışsan kopamazsın ondan.

CAN: Söylediklerinizden şiirin ne olduğunu tam anlamadım aslında. Benim bildiğim şiir tanımı gibi değil.  Yani okulda da böyle öğrenmiyoruz ki… Valla ben yazılıda bunları yazsam, edebiyattan kalırım.

BARIŞ: (Yarı kahkahayla) Oğlum, sen bunları yazmasan da kalıyorsun, yaz da bari şair olarak sınıfta kal! (gülüşmeler)

ÜLKÜ TAMER: Bitmedi… Aslında şiir örümceğin sesidir, duvarın şarkısı. Duvarcının türküsüdür şiir.

CAN: “Örümceğin sesi ha!” Tamam, tamam; anladık gerçekten şairmişsin. Valla adınızı da sormadık ama… Peki adınız ne, kimsiniz? Tanınmış biri mi?

ÜLKÜ TAMER: Ben Ülkü Tamer'im. Belki derslerde adım geçmiştir, bilen bilir yani.

CAN: Yani… Pek de yabancı gelmedi desem.

BARIŞ: Aaa, ben duydum. Geçen dönem gördük ya lan, hatta hoca Yunus’a okutmuştu bir şiirini.  Birini ağaca bağlıyorlar, sonra öldürüyorlar falan. İlgimi çekmişti işte.

CAN: Oğlum ne bileyim, ta geçen dönem okuduğumuz şiiri. Senin kadar hatırlasam benim de edebiyatım 90 olurdu.

ÜLKÜ TAMER: Doğrudur, böyle bir şiirim var.

EMRE: Yarın okulda edebiyatçıya, “İskelenin orda Ülkü Tamer’i gördük.” desek inanmaz ha! Hazır sizi bulmuşken soru sorsak olur mu? Gördük desek, hoca sorar, “Ne konuştunuz?” diye. Anlatır, hocanın gözüne gireriz, sözlüden yüksek verir en azından.

ÜLKÜ TAMER: Merak ettiğiniz şeyler vardır, pekâlâ, sorun o zaman.

BARIŞ: Ben bir tane sorayım: Şiirlerinizi seviyor musunuz? Mesela evde raftan kitabı alıp kendi şiirlerinizi okuyor musunuz?

ÜLKÜ TAMER: Zaman zaman okurum tabii.

BARIŞ: Özellikle eski şiirlerinizi okuyunca gözünüz doluyor mu, yazdığınız zamanları hatırlıyor musunuz?

ÜLKÜ TAMER: Bazen gülerim. Çok kötü bulduğum şiirlerim de var ama beni bugüne getiren şiirler onlar, hepsini severim bu yüzden. Hatta ilk kitaba girmemiş, daha eski şiirlerim bile var sakladığım; onlar elime geçince çok gülüyorum, neler yazmışım diyerek.

YUNUS: Şiire nasıl başladınız? Daha doğrusu, insan neden şiir yazmaya ilgi duyar ki?

ÜLKÜ TAMER: Bizim zamanımızda şimdiki çocuklar gibi, ne televizyon, ne bilgisayar, ne şu, ne bu... Uğraşacak bir işimiz yoktu. Bizim zamanımızda tek eğlence sinemaydı. Çok peşinde koştum ben de sinemanın. Dünyayı tanımamızı sağlayan da sinemaydı elbette. Biz sinemayla dünyaya açılıyorduk, yeni şeyler keşfediyorduk, yeni öyküler yaşıyorduk. Onun için ben daha ilkokula gitmeden sinema tiryakisi oldum. Müthiş bağlandım sinemaya. Beni sanata ayartan sinemadır gençler. Şiir ise başka… Şiire daha ilkokulda başladım. Kolejde okuyordum, çat pat şiir yazıyordum ama çokça da okuyordum. Kaynak diye bir dergiye gönderdim "Dünyanın Bir Köşesinden Luçya" şiirimi. Orada yayınlandı. Yazdığım ilk şiir değildi ama bir dergide yayımlanan ilk şiirimdi. Çok komik bir şiir bu, özentiyle yazmıştım tamamen. Özdemir Asaf'ın Lavinia'sı var, Asaf Halet Çelebi'nin Maria'sı var, Attila İlhan'ın Pia'sı var; benim de Luçya'm oldu o zaman. Benim için çok teşvik edici oldu tabii.

BARIŞ: Valla çok erken yaşta heveslenmişsiniz,  şiir yazmışsınız. Bizde ne gezer! Bu, ilgi mi, yaratıcılık mı? Kaynağı ne bunun sizce?

ÜLKÜ TAMER: Zengin aileler çocuklarına pahalı oyuncaklar, sallanan at alır, ona biner, onu at olarak görür. Yoksul çocuk ise bir sopayı eline geçirdiği zaman onun üstüne binip koşturmaya başlar. O sopa onun için artık bir attır. Yani yaratıcılık, ihtiyaçtan gelir. Koşullar onu ortaya öyle çıkarır işte. Bizim zamanımızda bugünün olanakları yok tabii. Bu yüzden biz, biraz daha yaratıcı olmak mecburiyetindeydik. Mesela ben bir sopanın üstünde koştururken Antep’te bir sopanın üstüne binmiş bir çocuk değil de çok ünlü bir kovboydum. Bazen de bu sopalar kılıç olurdu, korsancılık oynardık. Ama şimdi bilgisayarlar var. Tuşlarla nice dünyalara giriliyor.  Bizim dönemimizde böyle bir şey yoktu. Biz keyifli yaşayabilmek için yaratıcılığımızı harekete geçirmek zorundaydık.

YUNUS: Peki o zamanlara, çocukluğunuza dönmek ister misiniz?

ÜLKÜ TAMER: Elbette isterim, aslında herkes ister. Belli bir yaşa kadar insan hep ileriye, geleceğe bakıyor. Ama belli bir yaşı geçince ileriye bakmaktan çok, geriye bakmaya başlıyor. Çünkü ileride çok fazla beklentisi olmadığı için geriye dönüş daha fazla oluyor. Dolayısıyla, çocukluğuna, anayurduna dönüyor insan.

EMRE: Sizi çok etkileyen şairler var mıydı? Ne bileyim, usta saydığınız biri falan…

ÜLKÜ TAMER: Çok şair vardı... Attila İlhan mesela. Yabancılardan T. S. Eliot, Ezra Pound... Çok şair adı sayabilirim, bir iki değil. Ben sanatta yalınlıktan yanayım, onlar yalın şairlerdi. Aslında şiirde yalınlık denilince bazıları dudak büker, geri durur. Basit sayar yalın şiiri ama öyle değildir; çok daha zordur yalınlığa ulaşmak. Nice emekler sarf ediyorsun, nice uykusuz gecelerden geçiyorsun. Bakıyorum da Homeros’dan bu yana en kalıcı yapıtlar yalın yapıtlar olmuştur hep.

BARIŞ: Şiir yazmanın dışında ne yapıyorsunuz, zaman ayırdığınız, sevdiğiniz şeyler var mı?

ÜLKÜ TAMER: Bunu iyi ki sordun. Çünkü nasıl edip de kedimden bahsedeyim diye aklımdan geçiriyordum. Çocukluğumda kedilerim hep olmuştu. Hele benimle yaşıt bir Bico vardı, onu unutamam. Safkan Antepli. Babayiğit. Bir yaz on günlüğüne annemle İstanbul’a gelirken onu da getirdik. Çemberlitaş’ta ahşap bir evin bahçesinde cirit atan kedilerin tümünü kaçırdı on dakikada. Şimdi üç kedimiz var eşim Neslihan’la. Birinin adı Bico. Eşim tam bir kedi tutkunu. Kedi, köpek... Bahçede beslediği kaplumbağalar bile var. Ellerinden marul yiyorlar. Yaşamımdaki her şey gibi, bunlar da var şiirimde. Açık açık görünmeseler bile.

BARIŞ: Biz şair olmak istesek çok mu geç kaldık acaba? Şimdi biz şair olmak istesek ne yapmamızı önerirsiniz?

ÜLKÜ TAMER: Hiçbir şey için geç kalınmış diye bir durum yoktur. Bir kere bunu gerçekten istiyor olmanız lazım, sonra bunun için çaba sarf etmeniz gerekir; çok şiir okumanız ve sürekli yazmanız gerekir. Şimdilerde ilgi çok fazla dağıldı. İnternete o kadar ilgi var ki, edebiyattan da çalıyor bu ilgi. Dolayısıyla şiirden biraz daha fazla çalıyor. İnsan bir şeyi yazacaksa oturur yazar. Onu sürekli yapar. Okuyacaksınız da tabii. Türk şiirini en tepeye koyarım ben.

BARIŞ: Sizinle sohbet etmek güzel ama hava kararmaya başladı yavaştan, eve gitmemiz gerekiyor. Gitmesek, annem kızar, babam azarlar. (Teker teker, diğer öğrenciler de) Çok memnun olduk Ülkü Bey. Sizinle tanıştığımız için çok memnunuz, umarım yeniden karşılaşırız. Okulda bu anıyı mutlaka anlatacağız.

ÜLKÜ TAMER: Teşekkürler gençler, ben de çok memnun oldum sizin gibi gençlerle sohbet etmekten. Umut veriyor insana böyle şeyler. Yeni nesilden artık böyle sohbetler beklemiyor nedense insan. Ben tekrar teşekkür ederim hepinize. Ben de yavaş yavaş giderim zaten. Neslihan beni bekler.

Arif Arslan

27 Ekim 2021 Çarşamba | 230 Görüntülenme

İlgili Kategori: Köprü

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

Etiketler