La Rochefoucauld Dükünün Ahlaki Kaygıları

La Rochefoucauld Dükünün Ahlaki Kaygıları - Afşar Timuçin

“Dünya değer olandan çok değer gibi görünenleri ödüllendirir.”
La Rochefoucauld

        

Ahlak sorunlarının tartışılması felsefenin sorumluluğuna girer diyenlere hayır diyebilir miyiz? Gerçekte ahlak sorunları bütün insanların sorumluluğuna girer. Dünya binbir çeşit insanın dünyasıdır. O binbir çeşit insandan insan için sorumluluklar beklersiniz. Ahlak alanı sorunlarla yüklüdür. İnsanın her türlü sorunu döner dolaşır ahlak alanına yansır. Kimileri ahlakı her şeyin üstünde tutarlar ya da en azından öyle görünürler. Kimileri ahlaksızca yaşamayı daha uygun bulurlar: ahlaksızlık yolunda içlerini pek güzel rahatlatmışlardır. Karda yürüyüp izini belli etmedin mi hiç beklemeden ahlaklılar kesimine girersin. Ahlaksızlığın leş kokusu kapı altlarından ve pencere aralarından dışarıya vurdukça iş değişir. İnsanlar birbirlerinden utanmasalardı belki de kendilerinden hiç utanmayacaklardı. Yaptımsa yaptım kolaylığının verdiği rahatlığı hepimiz anlıyoruz. Canıma değsin sorunu elbette ayrı bir sorundur ve haşa huzurdan düpedüz yırtıklık belirtisidir. Ahlaksızlığın varacağı son durak yırtıklık durağıdır. Yırtıklık ahlaksızlığın son istasyonudur ki oraya gitmenin dönüşü yoktur. Rousseau haklıdır: insanlar yitirdikleri değerleri kolay kolay geri kazanamazlar.  

Ahlak sorunları doğal olarak öncelikle felsefede tartışılır. Bu tartışma öncelikle “felsefeci”lerin değil filozofların işidir. Zaten ahlak felsefenin bir bölümüdür bir dalıdır, felsefenin yasal ya da doğal bir parçasıdır. Nice bilgi alanı felsefeden kaçıp kurtulmanın yollarını bulurken ahlak bunu yapmadı ya da yapamadı. Ahlak felsefenin yöntemleriyle düşünmek zorundaydı, bugün de öyledir. Öte yandan ahlak sorunları herkesin sorunlarıdır. Ahlaksızlığın iyiden iyiye yol aldığı ya da kol gezdiği şu son zamanlarda konuya koyu renk temiz bir ceket pantolon giydirmek isteyen çokbilmişler ahlak yerine etik demeyi öngördüler ama olmadı. Ahlak sözü ağzı doldururken etik biraz zayıf hatta kadınsı kalıyordu. Bu yaptığınız etik değil sözünü yiyen adam cahilliğin kuvvetine vay ben neymişim gibilerden kasılabiliyordu hatta: öyle ya kendilerine oturaklı bir terim yakıştırılmıştı. Bazen adların inceliği nesnelerin kabasabalığını biraz olsun örter: vidanjör dediğimizde manolya gibi sardunya gibi akasya gibi bir şeyden sözettiğimiz sanılabilir.

Felsefe kadar hatta bazen felsefeden çok edebiyat bu ahlak işini kendine dert edindi. Felsefe sonunda yüzde yüz kuramsal bir alandır ve her soruna asık suratla yönelirken bu konuya da ister istemez öyle yönelecektir. Bazı edebiyat adamları ahlaka birinci planda yer verdiler. Adı zor kendi kolay La Rochefoucauld da bunlardandır. (Lütfen “laroşfuko” okuyunuz.) O yalnız ahlakçılık yaptı, ahlakçılıktan başka bir şey yapmadı. O dönemden bir başka ahlakçı da Vauvenargues’dır. (Lütfen “vovnarg” okuyunuz.) O da yalnızca ahlakçılıkla uğraştı. Bu değerli düşünürler görüşlerini özdeyişlerle sundular. Deneme denince aklımıza Montaigne, özdeyiş denince aklımıza La Rochefoucauld ve Vauvenargues gelir. Onlar yalnızca özdeyişler yazdılar. Nedense felsefe tarihi kitapları onların adlarını anmaz, adları fransız edebiyatı tarihi kitaplarında geçer.

La Rochefoucauld dükü (1603-1680) Fransa’da mutlakyönetimlerin baskıcılıkta doruğa ulaştığı hatta içten içe çürümeye başladığı bir dönemde tepedeki siyaset adamlarıyla ya da daha doğrusu sarayın kalantor adamlarıyla uğraşmayı dert edinmişti. Önce kardinal Richelieu’yle sonra kardinal Mazarin’le uğraştı. Kral yetkesini saymazsanız bunlar düzenin yetkisi tartışılamayan birinci adamlarıydılar. Bu acımasız adamlarla uğraşmak ona iyilik getirmedi, tersine insanların gözünden düşürdü onu. Devirebileceği değirmene saldırsaydı kimse ona bir şey diyemezdi. Amenna ve saddakna. Çürümeye çoktan başlamış da olsa koca mutlakyönetim bir vuruşta altedilebilecek gibi değildi. La Rochefoucauld bu savaşımdan yaralı yorgun bitkin çıkınca düşmanlarıyla uzlaşıp köşesine çekilmeyi uygun gördü. Bunu da insanlar yadırgamıştır elbet. “Düşmanlarımızla uzlaşmamız durumumuzu güçlendirme isteğinden, savaştan usanmış olmaktan, bazı kötü olayların korkusundan kaynaklanır” diyordu. Bu bir çeşit dünyadan el etek çekmenin bir bakıma da çokrenkli bir dünyaya katılmanın bildirisiydi. O zaman siyasetten kaçan birinci sınıf bir kültür adamının sığınacağı yer salonlardır. Dönem salonlar dönemidir: bir takım seçkin kadınlar seçkin kişilere salonlarını açarlar. La Rochefoucauld dükü de siyaset alanından salonlar alemine ya da bir tür cennete akıverdi, onu orada yaşı geçmiş mahbubeler bekliyordu.  

Savaşmaktan geçtiyseniz ya da ne bileyim dünyanın gürültüsünden patırtısından yıldıysanız hemen bir salonun kapısından giriverin diyeceğim ama şimdi ne o salonlar var ne de onları adlarıyla yücelten kültürlü soylu kadınlar. Bu salonlar yalnızca seçkinlere açıktı, ipini koparanı almazlardı, paspal şairler döküntü yazarlar buralara giremezdi. Salonlarda düşünülür salonlarda tartışılır salonlar bir esinlenme ortamıdır… Ah o güzel soylu kadınların yaratıcılara verdiği esinler. Bir takım aşk ilişkileri de bu salonlarda kurulurdu doğal olarak. İnsanlar sevdiklerini bu salonlarda küle oturturlardı da kimsenin ruhu duymazdı. Aşkın hain bir yanı vardır. La Rochefoucauld Mlle de Scudéry’nin Mlle de Montpensier’nin daha çok da Mme de Sablé’nin salonlarına takılıyordu, bu arada dönemin ünlü edebiyat kadınları Mme de Sévigné’yle ve Mme de la Fayette’le arkadaştı. Karamsarlığı iş edinmiş olan bu büyük adamın son zamanları gut hastalığının acıları içinde geçti. Neredeyse yerinden kıpırdayamaz olmuştu. O zamanlar bu acılı adamı Madame de la Fayette avuttu. Kitaplar şöyle yazıyor: “1680’de hıristiyanca öldü.” Hiç yoluna ölmekten iyidir.

La Rochefoucauld insanı iyileşmez ölçülerde bencil bir varlık olarak tanımladı. Bu bencilliğiyle insan doğrudan kötülüklere eğilimliydi. Bencillik onun vazgeçilmez özelliğiydi. İnsan ruhu kötülük kumaşından biçilmiştir: “İyilikte kahramanlar olduğu gibi kötülükte de kahramanlar vardır.” Hepimiz kötülüğe eğilimli de olsak bazılarımızın kötülük etmeye gücümüz yetmez. Düşünün adam kötülük edecek, onu bile beceremiyor. İnsan bir kötülükler bileşiğidir. “Bizi tek bir kötülüğe düşmekten alıkoyan bizde birçok kötülüğün bulunmasıdır.” Erdemleri ayrıştıralım, onlara bile alttan alta kötülüklerin karışmış olduğunu görürüz. “Nasıl zehirler ilaçların bileşimine katılırsa kötülükler de erdemlerin bileşimine katılır.” Bunu doğal karşılamamız gerekiyor, çünkü bizler yetkin varlıklar değiliz. Evet biz yetkin varlıklar değiliz ama kötülük etmede üstümüze yoktur. “Hiç eksiğimiz olmasaydı başkalarının eksikleriyle ilgilenmekten bu kadar hoşlanmayacaktık.” Gene de insan kötülükte ölçü tanımayan bir varlık olamaz. “Öyle görünüyor ki doğa her insana doğuşuyla birlikte erdemler için de kötülükler için de sınırlar koymuştur.” Bu bencil varlık için en önemli şey özsevgisidir. Kimseyi sevemesek de kendimizi severiz. La Rochefoucauld özsevgisini “dünyanın en becerikli adamından daha becerikli” diye nitelendirir. Özsevgisi dibi görünmeyen derin bir kuyu gibidir, onun ne olduğunu belirleyebilmek, uzanımını gösterip sınırlarını çizebilmek hiç de kolay değildir. O bir gizler düzeneğidir. “Özsevgisi ülkesinde ne çok keşif yapılmış olursa olsun gene de bilinmedik birçok yer vardır.” Özsevgisi ben olmanın temel koşulu gibidir. “Özsevgisi tüm dalkavukların en büyüğüdür.” Gurur doğrudan doğruya özsevgisinden gelir. “Özsevgisi görüşlerimizden çok beğenilerimizin eleştirilmesinden tedirgin olur.”

İnsan tutkulu bir varlıktır, bu yüzden tehlikelidir. Öteden beri filozoflar tutkularla uğraşmadılar mı, ahlakçılar genelde onları kötülemediler mi? Vakit XVII. yüzyıldır ve bundan böyle tutkuları yasallaştırma çabaları başlamaktadır. Descartes bunun kitabını bile yazmıştır. Ancak La Rochefoucauld tutkulardan yana değildir. “İnsanın gönlünde bitmez bir tutku oluşumu vardır. Öyle ki bir tutku bitse yerini hemen bir başka tutku alır.” Her zaman her konuda ama daha çok tutkuları ele alırken iyi bir ruhbilimcidir La Rochefoucauld. “Tutkular çok zaman kendilerine karşıt olan tutkuları doğururlar. Cimrilik bazen savurganlığı savurganlık da cimriliği doğurur. İnsan çok zaman korktuğu için dirençli, pısırıklığı yüzünden atılgan olur.” İnsan maskelidir: tutkularını başkalarından bucak bucak kaçırmaya çalışır. “Tutkuları sofuluk ve onur örtüleriyle ne kadar örtersek örtelim onlar gene de bu örtülerin altında kendilerini gösterirler.” La Rochefoucauld tutkuları doğa olaylarına benzetir, yasaları şaşmayan doğa olaylarına. Tutkuları bu yüzden her an denetim altında tutabilmek gerekir. Çünkü tutkular çıkarcı ve adaletsizdir. En zararsız tutkudan bile aklı olan kaçmalıdır. Tutku insanın başını belaya sokar. “Tutku bazen en becerikli adamı deli eder, en ahmak insanları becerikli kılar.”

İnsan ruhsallığının temelinde sinsi etkenler vardır. “Kesin içten dürüst bir davranışın doğrulukla mı yoksa kurnazlıkla mı yapıldığını anlamak güçtür.” Herhangi iyi bir davranışımızın altını kurcaladığımızda gerçekle yüzyüze geliriz ve onu bize yaptıran etkenin ahlaki olmadığını görürüz. “Dünya eylemlerimizi yaratan tüm etkenleri görseydi en iyi eylemlerimizden bile utanç duyacaktık.” Eylemlerimizin altındaki etkenin ahlaki değeri ne olursa olsun hepimiz insana yaraşır eylemlerde bulunmalıyız. “Bir eylem ne kadar değerli olursa olsun büyük bir amaca yönelik değilse büyük diye değerlendirilmemelidir.” Büyük amaçları olmak, değerlerin peşinde olmak: insana yaraşan budur. Bu arada ulaşmış olduğumuz değerleri neyle elde ettiğimiz önemlidir. Kötü yollardan değer elde edemeyiz ya da daha doğrusu kötü yollardan elde ettiğimiz şey değer olamaz. “Büyük adamların değeri her zaman o değeri elde etmek için kullandıkları araçlarla ölçülmelidir.” Dünya kalıcı şeyler dünyası olduğu kadar geldigeçti şeyler dünyasıdır. “Bazıları ancak bir süre söylenilen şarkılara benzerler.” Burada bize Descartes’ı anımsatan bir yanıyla karşılaşırız La Rochefoucauld’nun: “İyi nitelikleri olmak yetmez, bunları iyi kullanmayı da bilmelidir.” İnsanlar çok zaman gelişigüzel yaşarlar yani gündelik yaşarlar, ben kimim diye sormaz insan kendine. “Herkes belleğinden yakınır, kimse düşüncesinden yakınmaz.” Neyi düşünüyoruz neyi düşünmüyoruz, doğru mu düşünüyoruz yoksa doğru düşünmüyor muyuz, insan bunu dert edinmez. Örneğin hasedin ne olduğunu düşünmüş ve kendi içimizde tartışmış mıyız? Haset dediğimiz kötü duygu bizi her zaman yanlış yola sokmaya eğilimlidir. “İyi niyetle doğmuş olmanın başlıca belirtisi hasetsiz doğmuş olmaktır.”

Ruhu da felsefesi gibi karalara batmıştır. Yılda bir defa ya gülüyor ya gülmüyor. Tam anlamında ciddi adamdır. Ona göre örneğin dostluk dediğin hesap işidir. Bencillikten kurtulamaz insan. Bencillik arı erdemleri olanaksız kılar. Onun ciddiliği klasik yazarlara özgü bir ciddiliktir biraz da: hiçbir şeyi hafife almadan evrensel insanı araştırmak ister. Gene de bu karamsar bakışı içinde o insan gerçeğinin belirleyici özelliklerini iyi yakaladı. Her şey onun dediği kadar kara olmasa bile sütbeyaz da değildir. Özdeyişler onun ürünü olduğu kadar salonların ürünüdür: salonlarda konuşulup tartışılan sorunlar onun yapıtında somutlaşmış ve bir görüş açısına yerleşmiştir. Örneğin bir özdeyişte Mme de Sablé’nin izleri varsa bir başka özdeyişte Mme de la Fayette’in ve daha başka bir özdeyişte bir başkasının izleri vardır. İnsanın çiğ süt emmiş olduğunu çok iyi gördü La Rochefoucauld. Bize en güzel yalanları sevgililerimiz söylemedi mi? Bir edebiyat tarihçisinin deyişiyle özdeyişler bir salon oyunudur ya da yazarın eğlencesidir. Belki de bu yüzden aşırılıklardan kendini alamaz La Rochefoucauld. İkide bir asla der, sık sık her zaman der. Ama yazdıkları yaşamın en duyarlı yerine dokunur. Kötümserlik de ya da karamsarlık da iyimserlik gibi bir hastalıktır, ne var ki La Rochefoucauld bu hastalıklı bakıştan gene de insan gerçeğini didik didik eden sağlıklı bir görü oluşturmayı bilmiştir.

Afşar Timuçin

5 Eylül 2021 Pazar | 279 Görüntülenme

İlgili Kategori: Deneme

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

Etiketler