Nazım Hikmet ve Yalçın Küçük

Nazım Hikmet ve Yalçın Küçük - Osman Çutsay

Karikatür: Ratip Tahir

İKİ GENÇ DEVRİMCİNİN ORTAK KADERİ

Nâzım Hikmet ve Yalçın Küçük

İnsanlar babalarından çok yaşadıkları zamana benzermiş. Edip Cansever “insan yaşadığı yere benzer” demişti “Mendilimde Kan Sesleri”nde... Öyle mi? Ya sanatçı? Yazar?

Yazar kuşkusuz yaşadığı zamana benzer. İster istemez onu yansıtır, fakat eğer başarabilirse de onu aşar. Tabii ürettiği yeni sorularla, zamanının kendisine yönelttiği soru ve yanıtları eskitebilirse...

Buradaki sorumuz şu: Yaşadığı zamanı aşan kaç yazarımız var? Daraltarak yineleyelim, 21’inci yüzyılda olduğumuzu unutmadan: Henüz başlarında sayılırız 21’incisinin, tamam, ama 20’nci yüzyılı aşabilmiş kaç yazarımız var? Kendisine kalanı, hazır bulduğunu yani, darmadağın eden ve kendisinden sonrasını da damgalayabilen kaç düşünürümüz, yazarımız var? İlk bakışta “İşte o!” diyebileceğimiz kadar özgün ve etkili kaç yazarımız var? Kaç aydınımız?

İki.

Biri geçen yüzyıla bir bıçak gibi girmişti ve hâlâ rüzgârını hissediyoruz. Eskitilemiyor. Diğeri, Türkçeden, yüzyılın son çeyreğinde bir bıçak gibi çıkmıştı ve hâlâ aramızda; rüzgârı yüzümüzde, sırtımızda.

İki genç devrimci bunlar, iki yazı ustası. Nâzım Hikmet ve Yalçın Küçük, Türkçenin yazı dünyasında, geçen yüzyıldan bu yüzyıla etkisi derinleşerek süren iki benzersiz müdahaledir. İki doruk. Başkalarıyla karıştırılamayacak kadar özgün ve ileri zamanlar üzerinde de etkili.

Benzemezlik Dürtüsü

Gerçekten de, sırtında yükseldikleri entelektüel zenginlik, Türkçe yani, fazla büyük değildi, ama bu dilin içindeki siyasi hareketlilik çok yoğun ve yer yer benzersizdi. Asıl önemlisi, bu iki genç devrimcinin, kendilerine miras kalan zenginliği değerlendirme biçimleri ve hırslarına daha önce pek rastlanmamıştı. İlk oldular. Birçok şey onlarla birlikte başladı.

İçerik ve biçimdeki özgünlük katsayılarının yüksekliği yanında, en önemli nitelikleri, isyan günleri sonrasındaki ölümcül depresyona yüz vermemeleri oldu. Daha önce savunduklarından değişen ortamda hemen vazgeçmeyi düşünmediler. Geri adım atmadılar yani ve yaratıcılıklarına devam ettiler. Ancak bu konuda Yalçın Küçük, büyük Nâzım’ı gölgede bırakacak bir etkinlik içinde oldu. Neden mi?

Şöyle: Genç devrimcilerin özelliği sayılabilir. Malum, çok ölürler. Ya ayaklanma ve devrimci yükseliş günlerinde düşerler ya da isyan genelde yenilgiyle sonuçlanıp kitlesel yükseliş geriye çekildikten sonraki o korkunç olağanlık sisi içinde, günlük normalleşmenin sıkıcılığında, bir cenderede yapayalnız kaldıklarında ölümü seçerler. Pek direnemezler. Çoğunluğu, bir biçimde egemenlere sığınır. Entelektüel sıçramalarındaki radikal noktaları törpülemeye ve zenginliklerini de yitirmeye yatkınlaşırlar. Türk medyasının ve edebiyatının böyle döküntülerle dolup taşması, bir yasanın sonucudur. İsyan günlerinde düşmeyenler daha sonraki yılların günlük ve heyecansız akışında, restorasyonun boğucu ve ezici havasında, o korkunç can sıkıntısı ve çözülmüşlükle biçilirler. Ya kendilerini öldürürler ya da yaşamın ve egemen sınıfın olağan gündemine/programına teslim olurlar. Bu da devrimcinin bir başka ölümüdür. Sayısız örneği var. 

O zaman, “devrimcinin hası”, isyan günlerinden sonra bu depresif akışa teslim olmayan, etrafında kendisine ve fikirlerine bir talep ya da mücadeleye katılım görmemesine rağmen devrimciliğini sürdürebilenlerden, yeni etki alanları yaratabilenlerden çıkar. Depresif normaliteyi kıranlardan... Bu, öğrendiği radikal sloganları sürekli ve yüksek sesle her yerde yinelemek anlamına gelmez. Özgün diline ve devrimine o büyük boğucu kalabalığın ortasında zorla bir talep yaratmak anlamına gelir.

Demek ki, isyanı ve devrimi, bunlar sahneden -geçici olarak- çekilmesine rağmen sürdürebilenlerden, aşkın devrimciler çıkıyor. Sayıları az oluyor. Bunların içinde özgün enerjisiyle “temayüz eden” ve tefekkür âleminde içinde bulunduğu yüzyılı aşabilen beyinlerin sayısı ise parmakla sayılacak kadar düşük kalıyor.

Biz, aşabilenlerden söz ediyoruz.

Modern Şiirimizin Üç Kurucusu

Nâzım, kısmen katılımcısı olduğu Ekim Devrimi sarsıntılarını ve oradan üstlendiği sosyalist coşkuyu, döndüğü Türkiye’deki büyük yalnızlığında da ömrü boyunca yeniden üretebildi. Asıl önemlisi, özgün bir dil yaratabildi: Modern Türk şiirinin Yahya Kemal ve Ahmet Haşim ile birlikte üç büyük kurucusundan biriydi. Ama genç Nâzım komünistti. Devrimin enerjisini, olağan günlük yaşam tuzağına kaptırmadı. Günlük yaşamı, kendi sözcükleriyle altüst edebiliyordu. Kuruluşundaki devrimci karakteri ve ısıyı hızla kaybetmeye başlayan Türkiye’nin yönetenleri, galiba Nâzım’dan biraz da bu nedenle nefret ediyordu ve Mustafa Kemal’in etkisini yitirip sahneyi terk etmeye hazırlandığı günlerde onu zindana kapatarak da devrimci enerjisini, özgünlüğünü ve tehlikesini kabullenmiş oluyordu. Devrimci Nâzım, o yüzden, ölünceye dek bir özgün kıvılcım olarak görüldü. Kendi yüzyılına sığmadı, taştı ve aşabildi. Hâlâ aramızda.

Türkçe şiir, onunla boy ölçüşebilecek bir eylemciyi bir daha yaratamadı. Son büyük sıçrama kabul edilebilecek İsmet Özel’le de Türk şiirinin aşkın ve radikal dönemi galiba kapandı. Restorasyon hükmünü sürdürdü ve en iyiler bile bu çizginin gerisinde kaldı.

Ancak Nâzım’ın şiirsel şiddetini hatırlatabilecek düzeyde bir şiddet ve zenginlik, düzyazı ve tefekkürden çıktı. Sosyalizmin kitleselleştiği bir Türkiye’den... Yalçın Küçük, sadece o, Nâzım’ın şiirde yaptığını araştırmacı yazarlığıyla yeniden üretebildi ve sadece kendi yüzyılını değil, Büyük Nâzım’ı da aştı. Neden mi aşabildi? Çünkü Nâzım’ın arkasındaki reel sosyalizm ve SSCB, Yalçın Küçük’te yoktu; tersine, yıkılmışlardı. Buna rağmen Yalçın Küçük 21’inci yüzyıl başlarında da aydın gündemini zaman zaman altüst etmeyi başardı. Bir bakışa göre de, Yalçın Küçük, Nâzım’ın bazı eksiklerini kapatmayı denedi.

Mozart ve Picasso Gibi

Tıpkı Nâzım’ın şiirleri gibi, Yalçın Küçük’ün yazıları da gerek üslubu gerek farklı düşünsel derinliğiyle daha ilk bakışta “Bu satırlar ona ait” dedirtebildi. Mozart ve Picasso gibiydiler. İlk bakışta tüm özellikleriyle büyük bir sıçrama oldukları hemen saptanabiliyordu. Gerçekten özgündüler. Anlaşılabilir bir özgünlüktü bu.

Hem bu toprakların ve bu dilin hizmetkârlarıydılar hem de onları aşan, ama çok da seven bir enerji merkeziydiler. Sözcük, kavram, düşünce fabrikaları...

Devrimci Yalçın da günlük yaşamın öğütücülüğüne direnerek devrim enerjisi ekti, biçti, yaydı. Hâlâ aynı yoldadır ve kendi yüzyılını bu yüzden aşabilmiştir. Daha kesin bir özet mi isteniyor? Şöyle diyelim: Özgün dilleri ve özgün enerjileriyle iki genç devrimci, Nâzım ve Yalçın, sadece onlar, geçen yüzyılı aşabildiler ve sonraki yüzyılda birer devrimci özgünlük olarak sahneye tutunabildiler.

Peki, on binlerce aydınımızdan, yüz binlerce devrimcimizden nasıl bir farkı vardı bu iki gencin? Belki, şöyle: Kendilerinden önce var olanları içererek aşıyorlar ve sonraki kuşakları da, onlara katılarak, bu kez kendilerini, yani Nâzım ile Yalçın’la gelenleri aşmaları için besleyip teşvik ediyorlardı. Ama olağanüstü yetenekleri, üslup, enerji ve inatları, ısrar ve derinlik arayışları, en önemlisi de yenilgi sonrasında günlük yaşamın olağanlığına teslim olmamaları, fakat intiharı da seçmemeleri, Nâzım ile Yalçın’ı, kendi yüzyıllarını aşabilmiş iki müstesna yazar haline getirdi. “98’lilerin” toprağında çok önemli bir payları var. Karşılaştırılamaz bir entelektüel pay bu. Şu sıralarda yeniden boy veren devrimci sınıf hareketi ve sosyalizmin ertelenemezliği ısrarında da büyük payları var.

Türkçe, bu tür insanlara pek fazla ev sahipliği yapmaz, ama 98’liler veya yeni dönemin devrimci yazarları, bu tabloyu da değiştirebilecek bir birikimin ürünüdür.

Kendilerinden Sonraya Etkileri

Başka bir “benzemez iş” daha yaptı bu iki isim: Her zaman genç Nâzım ile Yalçın, aslında kendilerinden sonraki kuşağın şiire ve siyasal yazına girmelerini önce kolaylaştırıp teşvik ettiler, fakat bir sonraki adımda da zorlaştırdılar. Zorlaştırma, elbette niyetlerinin tam karşıtı bir sonuçtu. Yani üretimleriyle alanlarını ve dili zenginleştirdiler, ama takipçilerini de zora koşmuş oldular. Kolay kopya ediliyorlardı.

Nâzım kendisine fazla yaklaşanları ateşe verdi ve kül etti. Körleştirdi. Çok parlaktı çünkü. 40 Kuşağı Toplumcuları’nın bir ara kuşak sayılması gereken kaderi biraz da böyledir. Nâzım’ı aşamadılar. Zaten aşmak da istemediler. Yeniliklerini Nâzım’ın saydılar. Gözleri fena kamaşmıştı, göremiyor ve kendilerine miras kalanı, kendilerine öğretileni yenileyemiyorlar, yenilenemiyorlardı. Nâzım’ın ötesini aramayı kendilerine ve devrimciliğe yakıştıramıyorlardı. Büyük ölçüde Nâzım’da takılıp kaldılar, ama yine de genç cumhuriyetin aydın kuşaklarının ve sosyalistlerinin yetişmesinde büyük payları oldu. Nâzım’ı yaygınlaştırdılar. Nâzım ve Yalçın’ın, İkinci Yeni’deki özgürlükçü yanların doğru değerlendirilmesinde de payları vardır.

Gelmek istediğimiz yer, tam da orası: İkinci Yeni döneminde, yani 1950’lerden sonra ve biraz da 1960’larda şiirimizde bir parlama ortaya çıktı. Doğrudur, bu dönem şairleri sosyalizmle de karışık bir burjuva nihilizmine yakındılar. Nâzım’dan her anlamda uzak durmayı seçmişlerdi; gerçi pelür kâğıtlara daktilo edilmiş ve elden ele dolaşan, gizlice okunan şiirlerin büyüleyici gücünü reddedemiyorlardı, ama devrimci çıkışların ödeyeceği bedellerden de korkuyorlardı. Dolayısıyla Nâzım’ın komünist ısrarından uzaklaşmış oldular. Sosyalizm noktasından bakınca kabul edilemez, doğru, ama Türk şiirine, hatta Türkçeye bir temiz havayı da galiba bu uzaklık sayesinde taşıyabildiler: Turgut Uyar-Edip Cansever-Cemal Süreya ve kısmen de İlhan Berk-Ece Ayhan’ın marifetleri böyle özetlenebilir. Bunlar 1970’lerdeki “Türkiye’nin kültür karşıdevrimi” yıllarında (ki bir Yalçın Küçük kavramlaştırmasıdır) sahneden tamamen çekildiler. 1980 sonrasında da bu kez takipçileriyle çürüdüler. Biraz da iki eleştirmenimizin, B. Sadık Albayrak ile Taylan Kara’nın saptamalarına hak kazandıracak bir bataklığın bekçileri halinde yeniden doğdular. Tabii ölü doğdular. Neyse, bu ayrı bir konudur.

Fikir ve düzyazıdan bakalım: Yalçın Küçük’ün de böyle kendisine fazla yaklaşanların gözlerini kamaştırıp körleştiren, dillerini bağlayan bir parlaklığı vardır. Bu kaderin önü, 98’lilerin Haziran İsyanı ile ve o milyonları taşıyan bazı “Sosyalizm hemen şimdi” diyen bazı örgütlü yazarlar tarafından kesildi.

Her durumda, Nâzım kapısı kapandı. Bu arada şiir de öldü. En azından Türk şiirinin korkunç bir kuraklığa, bireyci hezeyanların doldurduğu bir çöplüğe dönüştüğü artık herkesin gözlediği bir gerçek. Egemenleri kadar karşıtları da bu kuraklığın bekçileri sayılmalıdır. Türkçe şiirde bir daha Nâzım sıçraması yaşanabileceğini kimse ileri süremez. Ya da belki ileri sürer, ama kanıtlayamaz.

Şiir ve edebiyat başka, araştırmacı düzyazı başka.  Oradan yürüyelim...

Belge’li Birikim Gericiliğine Karşı

Belki düzyazının olanakları arasında sayılabilir ve Yalçın ile Nâzım arasındaki farkı açıklayabilir: Türkiye’nin İslamcı bir bataklık halinde tarih sahnesinden çekilmesinde büyük rolü olan “Belge’li Birikim Gericiliği”ne karşı en etkili direncin başlangıç çizgisini Yalçın Küçük 1977 yılından, yani TİP’in en fazla 20 bin oy toplayabildiği seçim sürecinden itibaren çekmiş sayılmalıdır. “Belge’li Birikim Gericiliği” sanat ve siyasetin birçok alanında Yalçın Küçük’ün de ön saflarında yer aldığı sosyalizmin entelektüel direncine karşı örgütlendi. Tersi de doğrudur: Aslında genç Yalçın, sosyalizmin kökünü kazıyacak ve Türkiye’yi de paramparça edecek bu liberal karşıdevrimci şiddet santralına karşı bir meydan okumaydı. Yalçın Küçük, Nâzım’ın mirasçısı değil yoldaşı olduğu için, bu pek de zor olmadı. Ama bir cephe çocuğu, bir cephe ürünü ve muhafızı olduğu söylenmelidir.

Görevi saydı: Entelektüel arenada Yalçın Küçük kendisine böyle bir sorumluluk vehmetti.  Bireyliğinin ve yer yer de bireyciliğinin altını çizmesine yol açan, örgütlü devrimci mücadeleye ise pek sığmayan bir “zorunluluktu” bu. Nâzım Hikmet’in mücadele arkadaşı olarak Yalçın Küçük, gerçekten de zengin bir ithalat acentası (“komprador”) kimliğiyle Murat Belgegillerin etkisi altındaki büyük karşıdevrim cephesine başından itibaren meydan okudu. O cepheyi kendisine ve temsil ettiği sosyalist çizgiye, cumhuriyet kazanımlarına ve aşkın entelektüel dinamizme karşı bir suikast saydı. Belgegillerin “şeytanı” oldu: 98’lilerin kayıtlarına böyle girdi.

Yine oraya geldik: İnsanlar anne ve babalarından çok yaşadıkları zamana benziyorlar; doğru. İçinden çıktıkları toprağa benziyorlar. Edip Cansever’in şiirindeki gibi söylersek, “insan yaşadığı yere benziyor”. Ama pek az aydın o yeri ve kaderini, tüm içeriğiyle ve üslubuyla reddederek aşmayı başarabiliyor. Genç Yalçın’ın genç Nâzım’dan farkı, kendisinden sonraki kuşağa kendisini de aşabilecek bir entelektüel enerji enjekte edebilmesinde yatıyor. Buna “entelektüel şiddet” diyebiliyoruz. Tabii bu gücün yalnızlık ve bireycilik gibi yan etkileri de var. Üzerine sınıf bilinciyle, partili ve kolektif olmanın felsefesiyle gidilmesi gereken bir yan etki bu. Enjeksiyonun sağalttıklarını ve açtığı yeni yaraları ileride göreceğiz. Dökümü sonra yapılabilir...

Her durumda, yepyeni bir zamana girdik.

Entelektüel şiddetimizin kaynaklarını ve geçmişin sınırlarını aklımızdan hiç çıkarmayalım. Geçmişteki en parlak bu iki devrimci ozan ve yazara benzemeyecek, o ikisini de Hegel tarzı bir anlamda, içerip aşacak, saklayacak, kaldıracak (“Aufhebung”) bir yeni zamanın şiddetidir beklediğimiz. Var öyle bir şiddet.

Baksanıza, Nâzım ve Yalçın, aramızda. Kendi yüzyıllarını eskiten ve aşan iki genç. Hep birlikteyiz...

Osman Çutsay

12 Temmuz 2021 Pazartesi | 604 Görüntülenme

İlgili Kategori: Red

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

Etiketler