Kara Şeker

Kara Şeker - Taner Demir

   Resim: Käthe Kollwitz

    Güneşin ilk ışıkları, ilçenin üzerini ince bir tül gibi örtmüş olan buz örtüsünü kırdı. Topraktan buğulanan sis, evlerin üzerine çöktü. İlçe bu görüntüsüyle masallardaki diyarları andırıyordu. Ardından bu güneş ışıkları ilçeyi dolaşmaya, sisi dağıtıp onu soğuk bir sabaha uyandırmaya başladı. Sıra tek katlı, toprak damlı, boyasız o eve geldiğinde, penceresinin camından içeriye sızdı.

     Tek göz oda olan bu evde aynı köyden on iki yaşındaki üç can arkadaş kalıyordu. Öğrenimlerine devam edebilmek için, ilkokuldan sonrası bulunmayan köylerinden göçüp gelmişlerdi. İlkokulu bitirdikleri gün, eğitmenleri ailelerini okula çağırmış, onlara çocuklarını okula devam ettirmelerini öğütlemişti. Çünkü üçü de bunu başarabilecek kadar çalışkan, zekiydiler. Aileler eğitmeni dinlemiş, ilçedeki ortaokula devam edebilmeleri için, birleşip bu evi tutmuşlardı.     

     Güneş ışıkları ilk olarak pencerenin hemen altındaki yer yatağında uyuyan Mahmut’un korku dolu yüzünü aydınlattı. Belli ki yine karabasan görüyordu. Yaşıtlarından iri, boylu poslu, güçlü bir çocuktu Mahmut. Al yanaklarındaki çilleri ona haylaz bir hava katıyordu. Bu görünüşüne en başta kendi kanmıştı. Sert, güçlü bir erkek gibi görünmek için her şeyi yapıyordu. Özünde ise duygusal, yumuşak kalpli bir çocuktu. Bu gerçek benliği en çok uykusunda kendini ele veriyordu. Yorganın ucunu anasının saçı yerine koyup okşamadan uykuya dalamazdı. En saf korkularından doğan karabasanlarla yatağında yavru bir kuş gibi çırpınırdı.   

     Kesik kesik soluyan, buz gibi terler akıtan Mahmut’un yardımına güneş yetişti. Yüzünü, göğsünü anası gibi sıcak sıcak okşadı. Bu sevgi dolu okşamalarla karabasanından kurtulan Mahmut, yorganının içinde huzurla öbür yanına döndü. Yorganın yarısını bacaklarının arasına kıstırıp rahat bir uykuya daldı.

     Güneş ışıkları odada ilerleyip pencerenin karşısındaki duvarın dibinde uyuyan Süleyman’ı buldu. Süleyman anasının yedi kuzusunun ortancasıydı. En çok onu severdi anası aralarında. Yani Süleyman’a öyle gelirdi. Her ayrılışlarında anasının gözyaşları içini burkar, okul tatil olup eve dönene kadar da bu burukluğu geçmezdi. Her şeyi dengeliydi Süleyman’ın. Hareketleri, konuşması, gülmesi… Eli ayağı, kaşı gözü… Cetvelle, belli bir hesaba dayalı yaratmıştı sanki Allah onu. Hem vücudunu, hem de ruhunu.

     Odanın üçüncü köşesi de aydınlandığında, Hasan’ın gülümseyen yüzü göründü. Rüyasında Hasan, hiç görmediği anasının dizlerine başını dayamış yatıyordu. Bir yandan eliyle yüzüne düşen yemenisinin ucuyla oynuyor, bir yandan da ona okulda, evde başından geçenleri hızlıca anlatıyordu. Hızlıca anlatıyordu, çünkü her gece beklese de anası rüyalarına sık gelmiyordu. Geldiğinde de ne zaman geri döneceği belli olmuyordu. O da anasını yakalayınca, yüreğinde biriktirdiklerini büyü bozulmadan hızlıca anlatmaya, yüzüne doya doya bakmaya çalışıyordu. Anası babası öldüğünde Hasan daha bebek sayılırdı. Arkalarında tek bir kare resim bile bırakmamışlardı. Hasan, abisinin anlattıkları ve hayal gücünden ekledikleriyle, belleğinde bir yüz yaratmış, onu rüyalarına taşımıştı. Artık, o yüzün anasının yüzü olduğu üzerine yemin bile edebilirdi. Öksüz kalan Hasan’ı, köyde zabıta memurluğu yapan büyük abisi yanına almıştı. Evli, beş çocuklu olan abisinin fukaralığı yetmezmiş gibi, bir de Hasan kalmıştı başına. Abisi onun yüzüne her baktığında, ölen babası ve anasının anılarına dalıyor, kardeşinin öksüz boyun büküşleri yüreğini dağlıyordu. İşte bu nedenle, bütün sıkıntılarına karşın, kardeşini okutmayı kendine görev edinmişti. Abisinin gösterdiği bu ilgi, Hasan’ın boynunun biraz daha bükülmesine neden oluyordu.

     Yüzünde ışıldayan güneş onu ısıttıkça, Hasan rüyasında anasının sıcak kucağına daha bir gerçeklikle sokuldu.

     Güneş ışıkları odanın içinde son köşeye döndüğünde, boyasız eğreti sıvalı duvarın üzerindeki çivilere asılı okul giysileri, geniş siperli okul şapkaları göründü. Mahmut’la Süleyman’ın takım elbiseleri yeniceydi. Hasan’ınki ise abisinin eskilerinden derlenmişti.

Renkleri bile birbirini tutmuyordu.

     Duvarın dibinde, üç ailenin ortaklaşa aldıkları bir gaz ocağı, iki üç parça tencere tava gibi öteberi, tabak kaşık, gaz lambası vardı. Yanlarında da dibini bulmuş nohut, mercimek, bulgur torbaları sıralanmıştı. Aileler ara ara, köyü ilçeye bağlayan tek araç olan köy kamyonuyla bu erzaklardan yolluyorlardı. Ama Nisan’ın gelmesine karşın sert geçen kış nedeniyle köy yolu daha açılmamıştı. Üç çocuğun bir süre daha çuvallarda kalan bu erzakla, ceplerindeki son kuruşlarla yetinmeleri gerekiyordu.

      Mahmut’la Süleyman’a ailelerinden ayda otuz, Hasan’a ise yirmi lira harçlık geliyordu. Kışın başında köy yolu kapanmadan, aileler dört aylık erzaklarını, harçlıklarını birden vermiş, ancak beşinci ayda da yolların açılmayabileceğini hesap etmemişlerdi.

      Artık odanın içi iyiden iyiye aydınlanmıştı. İlk uyanan Mahmut oldu. Soğuk, vücudunu ısırıyordu. Yorganını omuzlarına alıp ayağa kalktı. Süleyman’la Hasan’ı yataklarının içinde tekmeleyip uyandırdı:

     “Hadi lan tavuklar!.. Okula geç kalıcaz. İlk ders cebirci Murat’ın. Geç kalırsak cetvelle ortadan ikiye ayırır kafamızı!”

     Süleyman’la Hasan, homurdanarak yataklarında kıç üstü doğruldular. Onlar da yorganlarını omuzlarına almışlardı. Mahmut gaz ocağının başına geçti. Altındaki pimi ileri geri hızla pompalayıp, kibritle ateşledi. Ocak, yaşlı bir öküz gibi böğürerek alevlendi. Ateşin ayarını açtıkça, ucundan çıkan mavi alev sarıya döndü. Ocak da ince bir ıslıkla yanmayı sürdürdü. Mahmut çaydanlığı ocağın üzerine koyup, içine su doldurdu. Biraz da çay kattı. Gazocağının ısısıyla biraz kendine gelmişti. Yorganı üzerinden atıp, hızlıca takım elbisesini giydi. Evde ne çeşme ne de tuvalet vardı. Bunlar için sokağın başındaki camiye gidiyorlardı. Mahmut, ayakkabısını ayağına geçirip koşar adımlarla camiye gitti. Eve döndüğünde Süleyman’la Hasan’ı da giyinmiş durumda, ocağın başında pinekler buldu. Sert bir omuz darbesiyle Süleyman’ı ocağın başından uzaklaştırdı:

     “Hadi koçum! Beş dakikadan sonrası parayla”

      Konuşurken, dişlerinin takırdamasına engel olamıyordu Mahmut. Demlenen çayın insanın içini açan hoş kokulu buharını içine çekti:

    “Nerede kaldı bu fırıncının çırağı?” diye hayıflandı.

     Her sabah bu saatlerde, fırıncının çırağı elinde taze peksimet tepsisiyle sokak sokak dolaşır, tanesini on kuruştan satardı.

     Süleyman tuvaletten döndükten sonra sıra Hasan’a gelmiş, o da camiye gitmişti. Mahmut, ocağın başına sokulan Süleyman’a hınzırca gülümseyip:

     “Allah kabul etsin” dedi. Süleyman bir “Fesüphanallah” çekti. Ardından:

    “Çarpılıcaz günün birinde vallahi. Tabi hoca efendi daha erken davranıp da bizi çarpmazsa”

     “Daha kim ne çarpacakmış bizi?” dedi Mahmut. “Çarpılacağımızı çarpılmışız işte. Şu durumumuza baksana. Köyün kamyonu bir iki haftaya gelmezse durumumuz kötü. Çuvallar dibini buldu. Cepteki para da suyunu çekti. Nasıl edicez bundan sonrasını?”

 “Daha tutumlu olmak gerek Mahmut.” dedi Süleyman, gözlerini kocaman açıp.

     “Daha nasıl tutumlu olalım? Salçayı, yağı geçtik, pul biber bile atamaz olduk bulgura.”

     “Ne bileyim Mahmut! Mesela bak Hasan’a. Sabahları bir peksimetle idare ediyor. Biz de mi bire indirsek peksimeti?”

     “Onun hesabı başka.” dedi Mahmut, bir elini Süleyman’ın omzuna bastırıp. “Peksimeti bir tane alıyor, sonra da çaya bardak bardak dayanıyor. Şekeri de avuçla boca ediyor. Nasıl olsa çayla şeker ortak hesaptan ya… Uyanık!.. Tamam köylümüz, kardeşimiz ama!…’’

   Süleyman, o güne kadar kandırılmış olmasına, daha çok da bunu anlayamayışına öfkelendi. Kafasını, içinde bir şeyler tasarlar gibi yavaşça aşağı yukarı sallayıp kendi kendine mırıldandı. O anda Hasan kapıdan içeri girdi. Soğuktan kendini korumak için omuzlarını birbirine yaklaştırmış, kollarını göğsünde birleştirmiş şekilde ellerini ovuştururken:

     “Fırıncının çırağını sokağın başından gelirken gördüm.”

     “O zaman pamuk eller cebe beyler.” diye bağırdı Mahmut. “Sen gene bir tane mi istiyorsun Hasan Ağa!”diye sorarken, Süleyman’a göz kırptı. Hasan:

     “Sabahları canım çekmiyor” dedi. Ceketinin cebinden on kuruş getirip Mahmut’a verdi.  Fırıncı çırağının sesi yakından geliyordu. Pencereden sarkıp çağırdı. Peksimetleri yer sofrasına getirdiğinde, Süleyman’la Hasan çayları hazırlamışlardı. Bağdaş kurup sofraya oturdular. Herkes peksimetini önüne aldı. Hasan, ortada duran şeker kâsesine elini uzatıp şekerleri avuçlayınca, Süleyman gürledi:

     “Kürek vereyim mi Hasan Ağa?”

     Hasan, bu şakanın ardındaki iğnelemeyi anlamıştı. Avucuna aldığı şekerlerin bir kısmını kâseye bırakıp kalanını hiçbir şey söylemeden bardağına attı. Ses çıkarmadan karıştırmaya başladı. İki arkadaşının da gözlerini bardağına diktiklerini biliyordu ama dönüp de bakamıyordu. Utancından, yüzünü sofradan kaldırmadan peksimetini tırtıklayıp, çayını yudumlamaya koyuldu.

     Bu tür sofralara alışıktı Hasan. Abisinin evinde ne zaman bir et yemeği konsa sofraya, yengesinin bakışları da böyle dikleşirdi kaşığına. Tahta kaşık elinde kurşundanmış gibi ağırlaşır, sofraya uzanırken titrerdi elinde. Peksimetini bir an önce bitirip çayını yudumlayıp kalkmak istedi sofradan. Bardaktaki son yudumunu kafasına dikerken, Mahmut uzata uzata:

     “Oooh!… Yarasın koçuma ballı ballı çaylar.”  

     Hasan bir yanıt vermiyordu duyduklarına. Böyle olmayacağını gören Mahmut, konuya dolandırmadan girmeye karar verdi. Sesini biraz kalınlaştırıp:

     “Bak Hasan Kardeş! Durumumuz ortada. Köyün kamyonu iki hafta daha gelmezse ne yaparız bilmiyorum. Ama sen ne yapacağını iyi hesap etmişsin anlaşılan. Sabahları bir peksimet alıp çaya, şekere dayanıyorsun. Nasıl olsa çayla şeker ortak hesaptan ya, on kuruşu bizden çıkarıyorsun”

     Süleyman, Mahmut’tan aldığı cesaretle: “Bizi enayi yerine koyuyorsun! Kazıklıyorsun!

     Söyledikleri her söz, Hasanın yüzünde tokat gibi patlıyordu. Utancından küçüldü, küçüldü…  cıvık bir çamur topağı gibi, sofranın kenarında yığıldı kaldı. Gözleri daldı. Bakışları derin bir boşluğa akıyordu. Mahmut devam etti:

     “İyisi mi getirin şu şeker torbasını ortaya da, aramızda pay edelim. Ondan sonra herkes çayına kaç şeker atacağını kendisi hesap etsin.”

     Süleyman, Hasan’dan bir yanıt beklemeden şeker torbasını kapıp sofranın başına geçti. Zaten Hasan’ın da yanıt verebilecek bir durumu yoktu. Süleyman, elini torbaya daldırıp her seferinde beş tane şeker çıkartmaya, sırası gelenin önüne doğru, sofraya fırlatmaya başladı. Sıra her kendine geldiğinde, Süleyman’ın avucundan fırlayan şekerler Hasan’a Akdağlar’ın zirvesinden kulakları uğuldatan bir gümbürtüyle kopup, üzerine doğru yuvarlanan kocaman kayalar gibi geliyordu.  Keşke bunlar gerçek kayalar olsaydı diye geçirdi Hasan içinden. Keşke onu altına alıp bu utançtan koparsalar, ölüsünü kimsenin bulamayacağı bir yere götürüp bıraksalardı.

     Hasan, yaşadığı utanca daha fazla dayanamadı. Yanaklarından süzülen öncü iki damla, birazdan çağlayacak olan nehrin yatağını çizdi. Ardından boşalan gözyaşlarıyla, katıla katıla ağlamaya başladı. Ne hıçkırıklarına, ne de gözyaşlarına engel olacak güç bulamıyordu kendinde. O da yenilgiyi kabul edip, öylece oluruna bıraktı.

     Hasan’ın bu durumu karşısında, Mahmut’la Süleyman donup kaldılar. Yaptıklarının ayırdına varınca utançlarından çöktüler.  Bu nasıl olmuştu! Nasıl böyle bir ayıba yeltenmişlerdi! Hasan’ın çığlıkları yükseldi:

     “Siz öksüzlüğün nasıl bir şey olduğunu ne bilirsiniz!  Allah ikinizi de öksüz koymasın. Ben de bilmez miyim iki peksimet almasını? İnsanın karnı doyar mı hiç çayla, şekerle? Abim bana aylık ancak bu kadar para yollayabiliyor. Yetiremezsem, on lira daha isteyebileceğim babam yok benim. Her gece rüyamda kızıyorum anama. Beni böyle bırakıp gittiler diye. Çağırsam da geri gelirler mi?”

    Hasan ağıdını bitirince, için için ağlamasını sürdürdü. Mahmut’un yüzü utancından kıpkırmızı olmuştu. Bir şeyler söylemek için ağzını açtı. “Bu ben değilim, vallahi ben değilim” diyecekti ama tek bir sözcük diyemedi. Süleyman, sımsıkı yumruk yaptığı elini şeker torbasından çıkarıp gevşetti. Avucunun ortasında, sıradaki kişiye vermek üzere tuttuğu beş şeker vardı. Şekerler, Süleyman’ın gözüne kapkara göründü. Tiksintiyle yere savurdu. Elinin ısısından eriyen şeker parçalarını temizlemek için, avucunu pantolonuna sertçe sürdü. Şekerin karası elinden temizlenmek bir yana, sanki parmaklarına yayılıyor, derisine işliyor gibiydi. Damarlarında kara bir zehir gibi yayılıp tüm vücudunu sarıyor, onu sıtma nöbetine tutulmuş gibi sarsıyordu. Bir an için kendini bu nöbetten kurtaran Süleyman, Hasan’ın boynuna atıldı. Sözleşmiş gibi Mahmut da diğer yanından Hasan’a sarıldı. Şimdi bu üç çocuk, üç can arkadaş tek vücut olmuş, avazları çıktığınca bağırarak ağlıyorlardı.

Taner Demir

27 Temmuz 2021 Salı | 290 Görüntülenme

İlgili Kategori: Öykü

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın