Öğretmenlerimizin Tonguç Baba’sı

Öğretmenlerimizin Tonguç Baba’sı - Hatice Eroğlu Akdoğan

Milenyumun ikinci onunu da aşmak üzereyken, 79 yıl önce kurulan ancak on yıl yaşatılabilen Köy Enstitülerini anmaya, anlatmaya devam etmekteyiz. Bunun bir ve en önemli nedeni eğitim sistemimizin yerlerde sürünüyor oluşu; Köy Enstitüleriyle gelen özgürlükçü, laik ve katılımcı eğitim modeline 1950’den sonraki yıllarda bir daha ulaşılamamış olmasıdır.

Enstitülerin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç’u 23 Haziran 1960 tarihinde 67 yaşında yitirdiğimizde Amerikancı ve gerici DP iktidarı, 27 Mayıs’la iş başından uzaklaştırılmıştı. Menderes Hükümetinin devrilişi, İ. Hakkı Tonguç’ta eğitimin geleceğine ilişkin yeni umutlara yol açmıştı. Hatta 27 Mayıs’la birlikte, önceden eline almak istemediği kalemine yeniden sarılarak oluşturulacak yeni anayasa için eğitimle ilgili öneriler yazmaya bile başlamıştı.

Ölümünden birkaç gün sonra Aziz Nesin, Akşam gazetesindeki (26 Haziran 1960) köşesinde şunları söylemişti: “Mutlu bir ölümdür onun aramızdan gidişi. 27 Mayıs’ı gören gözleri açık gitmedi. Halk eğitiminde onun çizdiği yoldan yürünecektir. Tonguç Baba ve onun gibi ülkücülerin güçleri buradadır; zamanla büyüklükleri anlaşılacaktır.”

İlerici halkın ve onun yetiştirdiği öğretmenlerin aklında ve bilincinde hak ettiği yeri Tonguç Baba daima korudu. Eğitimle ilgili süreç ise ne Tonguç’un ne de Aziz Nesin’in istediği yönde evrilebildi. Aziz Nesin, köşesinde Tonguç’un bir dostuna yatağa düşmeden önce yazdığı, 27 Mayıs öncesine değindiği mektuba da yer verdi. Tonguç mektubunda “Öyle korkunç tasavvurların belirtilerine şahit oluyorduk, öyle alçaklarla yüz yüze gelerek konuşmak zorunda kalıyorduk ki, bunlar insana birer cani tesiri yapıyordu. Kısacası beşer tarihinde örneklerine rastlanmayan caniler etrafımızı sarmışlardı. CHP’nin ileri gelenlerinden bir dostla baş başa vererek saatlerce dertleştikten sonra şu sonuca varmıştık: Pis pis yaşamaktansa Kızılay’da baş kaldıran gençlere karışarak girişilen savaşa katılmak, şerefle ölüp gitmek. Bu ruh haleti içinde yatağa girdiğimde gece yarısı silah sesleriyle uyandım” deyip devamında “şimdi gelecek güzel günlere hazırlanmak için paçaları sıvamamız gerekiyor. Gönüllü olarak bu savaşa katılacağız, gerekirse canımızı vereceğiz” diye belirtiyordu. Ancak hastalık onun yeniden ayağa kalkıp çalışmasına izin vermedi. Karın atardamarı patlaması sonucu yaşama veda etti.

Kafalara, Gönüllere Ekilen Tohumlar

Bugün olduğu gibi Tonguç aramızdan ayrıldığında da ülkenin en önemli sorunu eğitimdi. Enstitülerin yetiştirip köylere, kasabalara gönderdiği 17 bin öğretmen takip, baskı ve sürgün altında canla başla “baba” bildikleri Tonguç’un ideallerine bağlı olarak işini yapmayı sürdürüyordu. Tonguç’un defnedildiği Ankara Cebeci’deki mezarı başında konuşmalardan birini onun aynı zamanda gururlandığı öğrencisi Fakir Baykurt yapmıştı. F. Baykurt,  “Kırmızı kiremitli, beyaz badanalı okullar kurucusu, köyler eğitimcisi, yoksul köy çocuklarının eğitim babası İsmail Hakkı Tonguç!” diye söze başladığında zorlukla konuşuyordu. Sonra toparlanıp devam etti: “Açtığın köyü canlandırma, köylüleri uyandırma çığırından dönülmüş gibi görünse de, köyler yabancıların yardımıyla sağlanan baraka okullarla donatılmaya çalışılsa da üzülme; kafalara, gönüllere ektiğin tohumlar bir gün daha gür yeşerecek. Her 17 Nisan’da sana çiçekler getireceğiz. (…) Bu sözlerim şimdi gelinmez yerlerde, belki ölümünü hâlâ duymayan köy çocuğu arkadaşlarım adına, köylerdeki milyonlar adına olsun. Göklerin yağmurları üstüne yağsın, toprağın her zaman çiçekli yapraklı olsun.[1]

Bugün olduğu gibi dün de cumhuriyetin bu büyük aydınlanmacısı üzerine konuşulacak çok şey, söz edecek çok kişi vardı. Tonguç’un öğrencileri, Türkiye’nin ileri gelen aydınları onun geliştirdiği eğitim modelini ve sarf ettiği çabayı anlatıyor, onlar da Tonguç gibi enstitülerin yeniden açılması umudunu taşıyorlardı. Ölümü elbet büyük bir kayıptı. Onun için ne söyleseler, ne yazsalar azdı da.

Tonguç Destanından “Tonguç’a Kitap”a

27 Mayıs’tan sonraki aylarda kapatılmış olan enstitülerle ilgili görüş ve tartışmalar yoğunlaşıyor,  gazete ve dergilerde yazılar çıkıyordu.  Bu tartışma ve yazıların hiçbiri Tonguç’un maddi ve manevi varlığından elbette ki bağımsız değildi. Hakkında övgüyle bunca şey yazılmış ve yazılan başka bir eğitimci yoktu! Çünkü Tonguç ve ekibinin yaptığı basit anlamda bir okul kurmak değil genel olarak bir aydınlanma, üretme ve özgürlük hareketiydi. Fakir Baykurt gibi onun yetiştirdiği öğretmen yazarlar ve ülkenin ileri gelen aydınları o süreçte anısına hemen özel bir kitap hazırlama çalışmasına başlamışlardı. Hakkında çok şey okuduğumuz, çok şey duyduğumuz Tonguç için yapılan bu özel kitabın varlığını öğrendiğimde doğrusu çok meraklandım. Kimin ya da kimlerin arşivinde bulacağımı bilmediğim kitap için katalogları taramaya başlayarak sonunda bir kütüphanede buldum. Kitap 1961 yılı 17 Nisan’ında İmece yayınlarının ilk kitabı olarak basılmıştı. Bu da ayrıca anlamlıydı. Çünkü İmece, enstitü çıkışlı öğretmenlerce yeni kurulmuş bir dergi ve aynı zamanda yayıneviydi.  

Hazırlanan kitapta, Tonguç’un hayatına kronolojik bir düzen içinde yer verilmesinin yanında kendi eğitimi, eğitimle ilgili anıları ve yapıtları ayrıca yer almaktadır. Tonguç’un en büyük eseri addedilen enstitülerden çekilmiş fotoğraf kareleri ise tek başına çok şey anlatmaya yetecek cinsten. Kitapta Tonguç’la ilgili düşüncelerini yazanlar arasında ise kimler yoktu ki… Melih Cevdet Anday, Şevket Süreyya Aydemir, Yaşar Kemal, Sabahattin Eyüboğlu, Mehmet Başaran, Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Hürrem Arman, Talip Apaydın ilk elden akla gelenler. Yazılanların hepsi Tonguç ve onun eğitim davasına yönelik ayrı bir değerbilirlik, ayrı bir coşkunluk ifadesi niteliğinde… En iyisi sözü, Tonguç’a kitap adayan yol arkadaşları ve dostlarından alıntılara bırakmaktır:

Halk Dedi Memleket Dedi

“Tonguç, altmış beş yaşında fakat genç öldü. Ruhu, dev cüssesinin içinde bir an bile ihtiyarlamadı. Tonguç, zekâca taze, düşünüşçe yeniydi. Onun için daima devrimci kaldı.” (Hasan Âli Yücel, s.252)

“Adı, resimleri gazetelerde çıkmayan, iş gerekmedikçe nutuk söylemiyen, her türlü övünmeden, övülmeden kaçınan, gördüğü işin keyfiyle yetinen, kendine yüz çevirenlere bile kolay kolay küsmeyen de oydu. Onunla ve onsuz Köy Enstitülerinin farkını bu destanı yaşamış olanlar bilir ve her halde yazacaklardır.” (Sabahattin Eyüboğlu, s.196)

“Otuz yıldan beri, dünyam onunla doludur. Öğrencisi olduğum dört yıl, Eğitim Hareketi, Köy Enstitülerinin kuruluşu, beraber yapılan uzun geziler, birlikte duyulan sevinçler, çekilen çilelerle bu otuz yıl tamamen onunla doludur.”(Hürrem Arman s.149)

“Yılanların Öcü’nün Yunus Nadi Roman Armağanını kazandığı günlerdi. Mahmut Makal, Yusuf Gür gitmiştik. Karanlık odasında heyecanını belli etmemeye çalıştı. Gözleri ıslak ıslaktı. Elindeki zarfı ağır ağır kapattı. Fakir Baykurt’u kutlayan mektuptu bu. Yavaştan konuştu, konuştukça deşildi. Deryalar vardı içinde. Köy dedi, halk dedi memleket dedi, her deyişte ciğerlerini alıp veriyordu bu kelimelerin.” (Dursun Akçam, s.141)

“Tonguç Baba öldü. Memleketimizi kaplıyan bunca pisliklerin, geriliklerin, kötülüklerin silindiği, devrimci, ileri, temiz ve dürüst insanlık ilkeleri üzerine yeni bir Türkiye’nin kurulduğu bu günlerde Tonguç’un ölümü kaderin ne anlamsız,  ne haksız bir oyunudur bize!” (Azra Erhat, s.189)

“Ne müthiş serüvendir o!.. Akşam olunca Olimpos’un başında, tanrı saraylarında top top ateşler yanar. Dağ eteklerinde yoksul kulübeler, ovalarda dereler, kerpiç evler, kurşun işlemez bir karanlığa gömülüp dururken, Olimpos’un başında bir fuar cümbüşü sürüp gider. Yüreği kendinden başkalarının sevgisiyle çarpan yiğit Promete, bakar bakar kahırlanır, dudaklarını ısırır: ‘Ne yapsam, nasıl etsem de saraydaki ışığı aşırıp ovalara, derelere dağıtsam, onlar da aydınlıkta yaşasalar?’ Günlerce, aylarca kafası gönlü bununla dolu, düşünür… Tonguç’a yirmi otuz yıl önce, “Haydi yaşamını Promete’ninkine benzet deseniz, bu kadar santimi santimine düşünemezdi.” (Fakir Baykurt, s.179-180)

“Bir arkadaşı anlattı. İhtilalden birkaç gün sonra Baba Tonguç kendisini tutamamış, tam on dört yıl yanına yaklaşamadığı Köy Enstitüsü’nü görmek, onun kokusunu almak için soluğu Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde almış. Arkadaş diyor ki, gene on dört yıl önceki gibi sevinç içindeydi. Köy Enstitülerinin açılacağını biliyordu. Gene o zamanki gibi güçlü, yapıcıydı. Gene kocamandı. Heybetliydi. Çocuklar, taşıyla, toprağıyla tüm Hasanoğlan bir sevinç kasırgasında dönüp dururken orta yerde bir adam vardı. Bir kocaman adam. (…) Yüzü inanmış adamların sağlığındaydı. Sevilmenin sarhoşluğundaydı. Belli etmiyordu. O kocaman adama şöyle bakarsan, hiçbir şey yapmamış adamın alçak gönüllülüğündeydi. Bu babaların en güzeli, en yiğidi BABA TONGUÇ’tu.” (Yaşar Kemal, s.211)

“Onu önce bir beyitte tanıdım. Okula geldiğim günlerde halay çekerken söylüyorduk.

Iramazan gelince oruç tutarız oruç

Enstitüleri kuran yaşasın Hakkı Tonguç

Bunun ardından kendisi geldi okulumuza. Bir aylıktım okulda. Duvarın dibinde ders yaparken bir küme arkadaşıyla gelmişti. Kim olduğunu sonradan öğrendim. Devletin vatandaşlara karşı görevlerinin ne olduğunu sordu bana. Karşısında konuşamadım. Gözüm, gönlüm kapalı gelmiştim köyden. Öğretmene orada söylediği sözler bana ilk ders olduğu gibi, Köy Enstitülerinin hangi düşünceden doğduğunu da kısaca ortaya koyuyordu: ‘Bunlara önce düşünmeyi, sonra da düşündüklerini korkmadan söylemeyi öğretmelisiniz. Asırlardır sustukları için birdenbire konuşamamaları gayet olağandır.’” (Mahmut Makal, s.217)

[1] Fakir Baykurt, Özyaşam 4, Papirüs Yayınları, s.356.

 

İsmail Hakkı Tonguç’un ölümünden birkaç gün önce bir dostuna yazdığı mektup

“27 Mayıs’ta Ankara’da Gördüğüm Tabloların Azametini Sözle Anlatamam”

 

27 Mayıs’a kadar üstümüze çöken kâbus yüzünden elime kalem almadım. O karanlık devirde öyle bir hale gelmiştim ki ciddi hiçbir işe el süremiyordum.

Öyle korkunç tasavvurların belirtilerine şahit kalıyorduk ki, bunlar insana birer câni tesiri yapıyordu. Kısacası beşer tarihinde örneklerine rastlanmayan câniler etrafımızı sarmışlardı. CHP’nin ileri gelenlerinden bir dostla baş başa vererek saatlerce dertleştikten sonra şu sonuca varmıştık. Pis pis yaşamaktansa Kızılay’da baş kaldıran gençlere karışarak girişilen savaşa katılmak, şerefle ölüp gitmek. Bu ruh haleti içinde yatağa girdiğimde gece yarısı silah sesleriyle uyandım. Ortalık ağarmaya başladığı andan itibaren sokaklarda öyle sahnelere şahit oldum ki, bunları görmek saadetine kavuşmuş bir insan olarak artık bu dünyadan rahat göçebilirim.

Şahidi olduğum levhalardan birini kısaca nakledeyim: Bizim evin karşısındaki bir apartmanı süngülüler sardılar. Hoparlörlü bir cip geldi. İçinde harbokulu öğrencileriyle genç iki subay vardı. Melek gibi öğrencilerin ellerinde tabancalar ve bir de makineli tüfek… Harbokulundan gelenlere biraz sonra başka bir ciple gelen daha yüksek rütbeli subaylar da katıldılar. Bir kaçı sarılı apartmana girdi. Hoparlörden tok ve mert bir ses duyulmaya başladı.

-Doktor Mükerrem Sarol yarbayıma teslim ol. Dr. M. Sarol, lütfen yarbayıma teslim ol.

Etraftaki binaların pencerelerinden başlarını dışarıya uzatanlar:

-Kahrolsun, alçaklar kahrolsunlar

Diye haykırıyorlardı.

Bu hal 15 dakika kadar sürdü. Sonra yanlış ihbar yapıldığı anlaşılınca “Sabık avcıları” başka alçakları yakalamak üzere başka mahalleye gittiler.

27 Mayıs’ta Ankara’da gördüğüm tabloların azametini sözle anlatamam. O gün Atatürk dirildi, gençlerin başına geçti; onları tıpkı İstiklal Savaşının orduları gibi yeni hedeflere sevk etti, sonra yine sonsuz uykusuna daldı.

Bizlere bu günleri yaşatanlar bin yaşasınlar. Bu millet artık köle olamaz; hiçbir zalime boyun eğemez. Millete bu dersi İnönü verdi desem gerçeği ifade etmiş olurum her halde. Onun sabrı ve emsalsiz taktiği olmasaydı, bizler, çocuklarımız, torunlarımız çok çekerdik.

Şimdi gelecek günlere hazırlanmak için paçaları sıvamamız gerekiyor. Gönüllü olarak bu savaşa katılacağız, gerekirse canımızı vereceğiz.

Hatice Eroğlu Akdoğan

8 Temmuz 2021 Perşembe | 212 Görüntülenme

İlgili Kategori: Köprü

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

Etiketler