Sakıngan Seslerin Şairi: Şükrü Erbaş

Sakıngan Seslerin Şairi: Şükrü Erbaş - Cafer Yıldırım

1981 yılında yazdığı, belleğim beni yanıltmıyorsa Milliyet Sanat’ta yayımlanan “Genelev Mektupları” şiirleriyle tanımıştım Şükrü Erbaş’ı. Okuduğumda, şair Güngör Gençay’ın gözlerinin yaşardığı “Gülbeyaz” şiirimi de onun bu şiirlerinin etkisiyle yazmıştım.

Tarık Dursun K.’nın “Tanıştırayım: Şükrü Erbaş” yazısı ise Şükrü Erbaş’la ilişkimde bir dönemeç oldu.

“Bakın iyice, gerçek bir şiirseverseniz, gerçek şairin yalnızca kendisine benzediğini görürsünüz. Aşama evresindeki ‘güzel acemilik’leri; bir aranış, bir kendi sesini bulma dönemidir. Kimi şair çabuk bulur sesini ve şiirinin tramplenine sıçrar. Kimi şair için ‘güzel acemilik’i uzun sürer ve (size bir şey söyleyeyim mi) bu ‘güzel acemilik’leri sırasında kendi sesini bulduktan sonraki şiirleriyle bazan başat, bazan geride kalmışlığının örneklerini bile verebilir.”

Yazısının bundan sonraki paragraflarında Tarık Dursun K., Şükrü Erbaş’ın “Seçilmiş Şiirler” kitabı üzerine değerlendirmeler yapıyor; beğendiği, beğenmediği şiirlerden söz ediyor, dizelerden örnekler veriyor. Yazı, yazarın yargılarını açıkça dillendirdiği şu paragraflarla son buluyor: “ ‘Seçilmiş Şiirler’deki şiirler, size örneklediklerim türünden tümüyle ‘acemi’ dizeli şiirler sayılmaz. Onun kendi sesini bulmaya ‘kala’, nice güzel şiirleri de var. Şükrü Erbaş’ı (şimdilik) kusurlarıyla, ‘güzel acemilikleri’yle okuyun ve sevin. Gün gelir, usta bir şair olduğunda onu erken baştacı etmiş olmanın kıvancını yaşarsınız.

Ben öyle yaptım.” (Yeniyüzyıl gazetesi, 18 Nisan 1995)

Tarık Dursun K.’nın önerisine uydum, Şükrü Erbaş’ı izledim. Bir süre sonra da o benim vazgeçemediğim şairlerimden biri oldu.

Kırmızı Kedi Yayınlarının 2018’deki basımı üzerinden tekrar ve bütünlüklü olarak okudum Şükrü Erbaş’ı. “Bütün Şiirleri-I/II”nin, basım açısından şairin üslup inceliğine, duyarlık seçkinliğine yaraşır bir özenle hazırlandığını belirtmeliyim öncelikle.

“Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz”

“Bütün Şiirler” üzerinden yaptığım Şükrü Erbaş okumasında ilk dikkatimi çeken, ince bir hüzne yaslanan, büyük ifadelerin büyüsüne kapılmadan oluşturulmuş samimi bir söyleyişle, düşünmeden doğru kabul ettiğimiz birçok kalıpsal düşünceyi şairin fiske vuruşlarını andıran edasıyla yıkıp parçalama özelliği oldu. Meramımı şöyle anlatayım: “Hayatı sevmek”, “dünyayı sevmek”, “pozitif düşünmek” gibi toplumsal algıda yaygınlık kazanmış, yer etmiş retorikler vardır hani. Şairimiz ise “dünyayı sevmem için dünya beni sevmeli” diyor. Gerekçesi de oldukça sahici ve inandırıcı:

“Benim dünyayı sevmem için

Dünya beni sevmeli.

Çocuk düşlerimi ezen evler değil

Sevgiler olmalı oda oda

Mutluluğu gülüşlerle köpüren.

Babam utanmamalı benden

Annem ezik durmamalı

Ufacık bir isteğimle buruk.

Bir işim olmalı, bir güvencem

El ellerinde hoyrat

Ev içlerinde

Kanayıp gitmemeli çocuk ömrüm.

Benim dünyayı sevmem için

Dünya beni sevmeli

Dünya beni sevmeli.” (Sinema Kapıları şiirinden)

Şükrü Erbaş’ın ülkemizin kurucusu büyük önderin veciz sözüyle algı dünyamızda açtığı pencereyi kapatmaya, köylülere bir başka pencereden bakmaya bizi davet ettiği “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz” şiirini de aynı mantıkla okuyabilirsiniz.

“Çünkü onlar ağırkanlı adamlardır

Değişen bir dünyaya karşı

Kerpiç duvarlar gibi katı

Çakır dikenleri gibi susuz

Kayıtsızca direnerek yaşarlar.

Aptal, kaba ve kurnazdırlar.

İnanarak ve kolayca yalan söylerler.

Paraları olsa da

Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.

Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.

Yağmuru, rüzgârı ve güneşi

Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden

Düşünemezler…

Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek

Topraklarını büyütmeye çalışırlar.”

Dikkatli bir okur, Şükrü Erbaş’ın şiir toplamı içinde algı perspektifini değiştiren ya da en azından böylesi bir eyleme kendisini kışkırtan verdiğim örnekler tarzında birçok şiir bulabilir.

Bir üretimin sanat eseri olup olmamasını belirleyen temel ölçütlerden biri de o üretimin insanın yüzünü estetik bir atmosferde değişim yörüngesine doğru çevirmesi ise Şükrü Erbaş şiirinin bu bakımdan oldukça başarılı olduğunu belirtmem gerekir.

Söyleyicinin yaşantıları, edindiği deneyimler, gözlem, tanıklık ve toplumsal yaşanmışlıklarla beslenen “Erbaş şiiri”nde söyleyici bazen birinci, bazen üçüncü kişi ağzından konuşuyor. Birinci kişili anlatımlı şiirlerinde şiir kişisi kendini anlatma çabası içindeyken üçüncü kişili anlatımlı şiirlerde onu başkalarını anlama çabası içinde buluyoruz.

Her iki durumda da söyleyici kendi konumuna, hikâyesinin gerçekliğine uygun bir anlatım, tutum ve davranış tarzıyla uygunluk halinde bulunuyor.

Her iki durumda da masumiyetin korunaksız yalnızlığı, okurun onu sarıp sahiplenmeye hazır duygu dünyasında yerini alıyor. Bu demektir ki “Şükrü Erbaş şiiri” etkileyicilik dozu oldukça yüksek bir şiirdir. Okurda yankısını bulan şanslı şairlerdendir Şükrü Erbaş.

Şükrü Erbaş’ın bireyin duyarlıklarından, iç yaşantılarından, bireyle toplumsal değerlerin çatışma alanlarından beslenen; bağırmayan, sade, sakin bir söylem üzerinden kendini sunan şiirinin yaygın bir okur kitlesine sahip olmasının sırrı hem bireyi hem de toplumsal panaromayı içine alan bir içeriğe sahip olmasında görünüyor.

Okurla Rahat İletişim Kuran Şiir

Sezgileri üzerinden her bireyin hislerini şiirinin kapsama alanına dâhil ediyor. Arı duru dili aynı zamanda ahenkli bir mecrada yol alıyor. Sesi bağırtıdan uzak ama kısık da değil. Cesaretin kükremesi yok söyleminde ama korkudan hiçbir nişan da yok.

Şükrü Erbaş şiirinin okur nezdinde yaygınlık kazanmasını sağlayan kuşkusuz başka faktörler de var.

En başta şairimiz bireyden, toplumdan ve bireyle toplumun yaşadığı coğrafyadan edindiği içeriği, samimi bir niyet ve dille yansıtma çabasından hiç ödün vermiyor.

Son dönem şairlerimizin imge avcılığını, gerçek şiiri oluşturmanın temel koşulu olarak gören ve kendini bir anda ele vermeyen metin oluşturma anlayışını ve bütün çabalarını bu uğurda yoğunlaştırdıkları gerçeğini hatırlarsanız söylemek istediğim sanıyorum daha iyi anlaşılır.

Ne yazacağı konu ne de bu konuyu ifade alanında hiçbir zorlama ve özenti içinde olmayan Şükrü Erbaş, özgünlük açısından çarpıcı ve sarsıcı değil ama “kendine münhasır” kavramını bütünüyle karşılayan, bu kavrama hakkıyla örnek oluşturan eksiksiz bir profil çiziyor.

Okurlarına “Aynı duyguyu ben de yaşamıştım”, “Ben de böyle düşünmüştüm” ya da “Benim hissettiğim gibi” dedirten o kadar çok dizesi vardır ki Şükrü Erbaş’ın.

Onun şiirleri okuyucusunu kendine götürür, kendisiyle yüzleştirir, okurun bir zamanlar hissedip unuttuklarını anımsamasını sağlar, duygularını tanımasında, iç dünyasını kendi katında belirginleştirmesinde, kendini anlamasında ona rehberlik eder. Şükrü Erbaş; sakınılmış düşüncelerin, dillendirilmemiş düşlerin, kurulmamış cümlelerin, ürkek hayallerin tercümanı bir şairdir bir bakıma. Onun şiirinin sürekli ve yaygın bir okur tabanına sahip olmasını sağlayan en başat özelliğinin de bu olduğunu düşünenlerdenim.

İnsanın içine işleyen, insanı insana katan, okuru şaire götüren, şairle okuru bütünleştiren o kadar çok dizesi, beyti, dörtlüğü, bendi var ki!

Kelime tekrarları, dize tekrarları, ölçüsünde kullanılan uyak ve en temelde ise söyleyiş edası Şükrü Erbaş şiirinin okuyucuya ferahlık veren aheste ahenginin ana unsurları olarak öne çıkıyor.

1953 yılında Orta Anadolu’da geleneksel kültür ve yaşam tarzının en güçlü olduğu Yozgat’ta dünyaya geliyor. Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirdikten sonra 1972 yılında işe başladığı Toprak Mahsülleri Ofisi Genel Müdürlüğünden 1998 yılında emekli oluyor. Memuriyet düzeni içindeki yaşamında onun yazından emeğini hiç sakınmadığını görüyoruz. On iki şiir kitabının yanında altı da deneme kitabında imzası bulunuyor.

Bize kalan ise onun yaşamından, yaşantılarından, tanıklık ve deneyimlerinden, toplumsal tarihimizin sıradan ve sıra dışı, basit ve şaşırtıcı gerçekliklerinden damıtıp içtenlikli ve sahici bir dille yansıttıklarını okumak oluyor.

Cafer Yıldırım

17 Mayıs 2021 Pazartesi | 227 Görüntülenme

İlgili Kategori: Eleştiri

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

Etiketler

Bu İçerikler de İlginizi Çekebilir