Dilimizin Eşsiz Güzelliğine Karşı Kent Suyuna Batırılmış Köy Kültürü

Dilimizin Eşsiz Güzelliğine Karşı Kent Suyuna Batırılmış Köy Kültürü - Afşar Timuçin

Adam bir yazım kılavuzu geçirmiş eline bekliyor. Hini hacette hemen işe koyulacak, yazım yanlışlarını düzeltecek. Bunu yaparken ben kimim demediği gibi yazarın kim olduğunu da önemsemeyecek. Elinde kapı gibi yazım kılavuzu var. Dil denen canlı yapıyı nokta virgül düzeyinde gördüğü için noktalama işaretleriyle oynayarak en iyi anlatımı sağlamaya çalışacak. Böylece yazıyı düzlerken zaman zaman “inceltme işareti” diye bildiği o şapkayı, o accent circonflexe’i de kullanacak. Bu çabasını bileşik sözcüklerde de sürdürecek: bileşik sözcükleri kitaba göre ya da kafaya göre ayıracak, örneğin “sıradüzeni”ni sıra düzeni, “kültürdönüşümü”nü kültür dönüşümü, “bilgikuramı”nı bilgi kuramı yapacak. Cahilin insafı yoktur. Virgülü noktayı ünlemi bol bol kullanmak gerekir. Aslında her sözcükten sonra bir virgül ve birkaç sözcükten sonra bir nokta koysak olmaz mı? İki nokta da ayrıca can sıkıcı, noktalı virgül ne güne duruyor! Adam dilci yükümlülüğüyle yazıyı düzelttiğini anlatımı güçlendirdiğini sanıyor. Ayrıca “dildeki bozulma”yı biraz olsun engellediğine, dile böylece küçük bir katkıda bulunduğuna inanıyor. Aman dil bozulmasın da gerisi kolay. Dil bilincinden o kadar yoksun ki kardeşimiz, dilin bozulabilir bir şey olduğunu sanıyor. Dili kötü kullanabilirsin ama bozamazsın desek ona, öyle donuk donuk bakacak yüzümüze. Dilin sürekli dönüşüm içinde olduğunu, dönüşümün getirdiği başkalıkların bir çöküş belirtisi olmadığını ona nasıl anlatacağız? Anlatabileceğimizi sanmıyorum.

Bu sözde dilcilik dil bilincinin eksikliğinden ya da olmayışından geliyor. Temelde genel bilinç yoksunluğundan geliyor. Anadilini insanoğlu anasından öğrenir ama dil bilincini edinmenin daha başka yolları olmalıdır. Toplumun kültür düzeyi düştükçe bireylerde ve toplumda dil bilinci bulanıklaşıyor, temelsiz dil uzmanlığı etkin olmaya başlıyor. O zaman dil bozuldu diye çığlık atan atana. Kör cahillikleriyle dilin asıl sahipleri ya adamlar. Dil bozulacaksa en son bozulacaktır: bir dil bozulduğunda onu yaratan toplum bitmiş demektir. İnsanlar yaşadıkça ve yaşama emek verdikçe dil ırmağı akar durur.

Geri kalmışlık insanın aklına nice şeytanlıklar getirir. Bu şeytanlıkların kimseye yararı yok. Örneğin çocuklara felsefe öğretmeye kalkmak, böylece onların oluşmakta olan taze bilinçlerini taşlaştırmaya yönelmek, özgür ve bilgili insan yetiştirmek adına yavruların dünyalarını kalıplamaya çalışmak da bu tür şeytanlıklardandır. Onun yerine çocukların dil bilinci tarih bilinci toplum bilinci demokrasi bilinci sanat bilinci kazanmalarını sağlamak daha doğru olmaz mı? İyi de bunu kim yapacak? Gündelik bilinçle eğitimciliğe davranmış arkadaşlar mı? O bilinci siz kazanmadınız ki çocuklara kazandırasınız? Çocukların genel kültür planında çeşitli konularda görü sahibi olmalarına yardımcı olmak toplumun gelişmesi yolunda çok büyük bir adım olur. Hangi hakla hangi görgüyle hangi bilgiyle hangi yetkiyle çocuklara felsefe öğretmeye kalkıyorsunuz?

Dil bilincine ulaşmak dile kolay bir iştir, bilgisizliğin karanlığında olabilecek bir iş değildir. Aydınlarımız bu konuda yaya kaldıklarını sık sık gösterirler. Örneğin birileri zaman zaman dilimizin gelişmiş bir dil olmadığını söyler. Demek ki dilimiz gelişmiş bir dil olsa Descartes’ın faydasız bir adam olduğunu bile bilen bu efendiler düşünce alanında tozu dumana katacaklardır. Ne yapalım ki dil yetersiz. Çok iyi düşünüyorlar ama düşündüklerini anlatamıyorlar. Gözleriniz yaşarmaz mı? Bizim dilimiz toplumsal ve iktisadi onca sıkıntıya karşın, ayrıca baştan beri derin bir kültür bunalımı yaşıyor olmamıza karşın hızlı ve sağlam gelişti. Dil ruhbilimsel bir olgudur. Demek ki toplumun yeni bir ruhsallıkta bir dil dönüşümüne gereksinimi vardı. Sözde dilciler dildeki bu mutlu dönüşümü “uydurmacılık” diye adlandırdılar geçmişte. Belki şimdi de öyle düşünenler vardır. Başta yalancı demokratlar olmak üzere tüm tutucular dildeki dönüşümü durdurmak için hiç bilmedikleri osmanlıcayı yardıma çağırdılar, tarih bilincine ulaşmış olmadıklarından onu yürürlüğe sokabileceklerini sandılar. Doğa bizi cahil bilgelerden korusun. Adnan Menderes her uçaktan indiğinde beşuş bir çehreyle inerdi. “Ulaştırma”ya münakalat, “bilinç”e şuur, “eğitim”e maarif, “evren”e kainat vb dediler. Boş çabaydı. O zaman kim bilebilirdi ki toplum sallantılara uğrarken Kainat’ın büyüğü arkadan geliyormuş.

Temelde toplumsallaşamamak sorunu yatıyor. Toplumsallaşamamanın bir başka anlamı kurumsallaşamamaktır. Giderek beton ve teneke yığınlarına dönüşen kentlerin ileri kültür değerleri üreten merkezler niteliği kazanamaması bu durumda doğaldır. Kentler öncelikle betondan ya da başka bir şeyden değil insandan oluşur. Kent önce insanıyla kenttir. Kentin bir tür kasabamsı köy düzeni ortaya koyması bizim büyük sıkıntımız oldu: gelişmiş bir kültür ortamı oluşturamadık. Kentler ileriye açık görünümler ortaya koyamadılar: bilgi yoksa ahlak da yoktur. Bugüne kadar okumuş olduğumuz kitaplardan yanlış sonuç çıkarmadıysak şunu belirleyebiliriz: toplumsal dönüşümlerin oluşup kültürün alabildiğine geliştiği yerler iktisadi yaşamın yoğunlaştığı sağlıklı gelişmiş kentlerdir. Gerçek kentleri yığma kentlerden ayıran nitelikli insan gerecidir, derinlikli kültür değerleridir. Gerçek kentlerde her türlü üretimle birlikte yoğun kültür üretimi vardır: onlarda iktisadi anlamda da kültürel anlamda da etkin üretim yapılır. Bu tür kentler büyük kentlerdir ama kendini kaldıramayan şişko kentler değildir. Büyük kentler derken yere lök gibi çökmüş on beş yirmi milyon nüfuslu yerleşim alanlarından sözetmek istemiyoruz.

Kırsal alanlar büyük etkinlikler ve hızlı dönüşümler göstermezler, onlar kentlere göre yavaş ortamlardır ve kentsel oluşumların ancak yansılarını yaşarlar. Yaşam köyden kente doğru değil kentten köye doğru gelişir. Yaşamın temelini belirleyen kenttir. Özellikle bugünün gelişmiş toplumlarında her türlü üretim kentin gereksinimlerine göre belirleniyor. Kentin koşulları uygun olmazsa köyde basit bir tarım üretimi bile sorunlu olabilir eksik kalabilir. Çünkü üretimin büyük bir bölümü kentte de kırsal alanda da daha çok kent için yapılır. Köyün gereksinimleri sınırlıdır. Köyün gereksinimleri arttıkça ve başkalaştıkça köyün koşulları da başkalaşır ve köy giderek köy olmaktan çıkar. Uygar insan yaşamı köylerden önce kentlerde mayalanır. İnsan evrensel bilince ancak kentin olanakları içinde kavuşabilir.

Kentler insanın her anlamda, maddi anlamda olduğu kadar manevi anlamda da kendiyle hesaplaştığı alanlardır. Bir kentte yaşam ne ölçüde karmaşıksa o kentte kültür etkinliği o ölçüde yoğun ve etkili olabilir. Bu “olabilir” belirlemesi toplumsal yaşamın şemalarla gelişmediği anlamına gelir, toplumsal yaşamda belli etkenlerin belli sonuçları şaşmaz bir biçimde yaratması sözkonusu değildir. İnsan yaşamı her zaman olanla olası olanın içiçe geçtiği bir akışkan gerçekliktir. Modern dünyada kentlerin giderek daha da ağırlık kazandığını, köylerin etkinliklerini giderek yitirdiğini görüyoruz. Artık köylerin yerini büyük çiftlikler almakta ve kentte yerleşmiş olan ve çiftliklere ulaşım araçlarıyla sabah gidip akşam dönen tarım işçileri köylü üreticinin yerine geçmektedir. Buna göre birçok ileri ülkede “folklor” ve “halkbilim” kavramlarının değişik anlamlar kazandığı görülür: halk kültürü araştırmaları bundan böyle köyden çok kent insanına yönelmektedir.

Ülkemizde iktisadi toplumsal siyasal kültürel nedenlerle enaz bir yarım yüzyıldır kentler şiştikçe şişerken ve kısırlaşırken köyün sarsıntılara uğradığı, bununla birlikte olumsuz ve verimsiz koşullarda da olsa köy yaşamının varlığını sürdürmekte olduğu ortadadır. Köyler boşalıyor desek de köylerde insan vardır, nüfusu hızla artan bir ülkede hiçbir yer kolay kolay boşalmaz: gidenlerin yerine yenileri gelir. Bugün köylü yaşamı şöyle ya da böyle varlığını sürdürmektedir. Köyün üretici gücünün yerine tümüyle ya da bir ölçüde koyulabilecek herhangi bir sağlam seçenek de yoktur, örneğin büyük çiftlikler yoktur. Köyler kasabalara ve kentlere aktıkça zaten yoğun bir kültür etkinliği içinde olmayan kentler, daha çok da büyük kentler kendi kültür değerlerini köylü kültürünün değerleriyle harman etmek durumunda kaldılar. Halkseverliğin özel bir biçimi olarak bir köyseverlik ya da köylüseverlik bizde hep varoldu. Köy görmemiş kültür adamlarımızın bile Cumhuriyet’in başından beri gerçek bir duyguculukla köye hayran baktığı bilinir. Şarkılara bile iyiden iyiye garip ve son derece yapay bir “köylü kızı” imgesi sokulmuştur.

Hevesle kurulan ve çok geçmeden çocuksu bir anlayışla zararlı görülüp kuranlarca kapatılan köy enstitülerinin önemi de bu duygusallık içinde abartılmıştır. Bu enstitüler varlığını sürdürüyor olsaydı bugün ülkeye ışıklar yağıyor olacaktı diye düşünen cumhuriyet aydınlarının sayısı hiç de az değildir. Yani aydınlarımız kalkınmaya köyden başlanılamayacağını nedense o zaman da daha sonra da göremediler. “Gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüzdür” duygusallığına varan köy ve köylü sevgisi insanların dikkatlerini yanlış yere toplamalarına neden oldu. Yanlış anlaşılmasın, köy enstitüleri uygulaması doğru değildi demek istemiyoruz: olsaydı ya da kalsaydı hiç de kötü olmazdı. Onlarla ilgili eleştirileri uzmanlarına bırakalım. Bizim söylemek istediğimiz çok basittir: cumhuriyet hükümetleri kent kültürünün gelişmesine ve kentteki insanın eğitimine köy enstitülerine verdikleri kadar bile emek vermediler.

 Köyden kente akın köylü kültürünü de kentli kültürünü de dağıttı. Böylece zamanla dışı kentli içi köylü bir insan tipi ortaya çıktı. Bir köy görmemiş köylüler dönemi başlamış oldu. Bu koşullarda kültürün bütün alanlarında, bilimde felsefe ve sanatta eski verimsizlik değişik biçimlerde varlığını artarak sürdürdü. Bu koşullarda dil yeni toplumsal ve iktisadi oluşumlar çerçevesinde dönüşümlere uğrayarak gelişirken bilinçler dağınık kaldı ve dil bilinci gelişmedi. Bu çelişki gibi görünebilir. Dilin oluşması için dil bilincine gereksinim yoktur ama dilin üst düzeyde gelişmesi ve dilselliğin doğru anlaşılması için, dilin ne olup ne olmadığının bilinmesi için dil bilinci gereklidir. Dil felsefesinden habersiz yani dilin özünü kavramamış kaba dilcilerin dilimize yıllar içinde olumlu katkıları olduğunu söylemek güçtür, buna karşılık onların değişik biçimlerde dile zarar verdikleri tartışma götürmez. Bu bilinç yetmezliği içinde yazım kılavuzu dilciliği gelişti.

 Bizde bugün kent kültürü köy kültürünün değişik bir biçimidir, bir tür kasaba kültürüdür. Kentteki aydın genelde kasaba aydınına benzer ve genelde köy ya da kasaba kökenlidir. Köyler kentlere aktıkça kent kültürü giderek kent suyuna batırılmış köy kültürü özelliği kazandı. Köyler kentlere akmadan önce kent kültürümüz oldukça derindi diyebilmek de kolay değildir. İçgöçten önce yani kentler köy kültürüyle sarılmadan önce kentlerde dine dayalı kültürle batı heveslisi kültür yanyana yaşıyordu, bunlar karşılıklı bazı gerilimlere karşın kardeş kardeş geçiniyorlardı. Batı heveslisi kent insanları Batı’yla gönül bağı kurmuş olsalar da kafa bağı kuramadılar. Batıcılar kesimi tanımadığı ve tanımaya da çalışmadığı bir yabancı kültürü ateşli bir biçimde savunur görünüyordu. Kültür adamı görünümünde bir takım okumuş etmiş insanlar yaratıcı olmak isteseler de olamadılar. Burada edebiyat alanındaki bazı pırıltılı başarıları elbette gözardı edemeyiz. Ama zamanla onlar da yeni köylüleşme koşullarına dayanamaz oldular. Gün geldi köy edebiyatı yasallaştı. Çünkü onlar köklü bir yerel kültürün mirasçısı değildiler, böyle bir kültür yoktu. Ayağı yerden kesik soylu görünümlü bir aydın tipi çıktı ortaya. Bu aydın tipinin en belirgin özelliği başarısızlığı, en belirgin örneği heykeli bile dikilmiş olan Sakallı Celal’dir. Aslında özellikle İstanbul ve Ankara’da sakal bırakmış ya da bırakmamış birçok sakallı celal vardı ve bugün de vardır. Ağzından bal akıtan ve kendilerine belli bir soylu insan görünümü vermeye özen gösteren ve bunu bihakkın başaran bu insanlar görünüşü kurtarmakla birlikte özü kurtaramadılar.

Nüfusu kısa zamanda göz korkutacak ölçülerde milyonlarla artmış bir ülkede olumlu kültürdönüşümleri raslantıya kalmıştır. Altmış milyona yetmiş milyona seksen milyona doğru giden bir toplumun kendini besleyebilmesi de eğitebilmesi de zordu. Bununla birlikte dilin gelişimi bu kültür yetmezliğine karşın epeyce sağlıklı oldu. Bu da halkın anadili besleyecek ve geliştirecek bir ruhsal yapıya ve temel kültür birikimine yeterince sahip olduğunu gösteriyor. Binbir sorunla cebelleşen bir halkın bilime felsefeye ve sanata rahat rahat yetecek bir dili kısa sürede kurabilmesi mucize değilse nedir? Gelişmiş anlatım özelliklerine ulaşmış olan ve bilimde de sanatta da felsefede de rahatça kullanılabilecek olan bu dilin yazım kılavuzu yandaşlarının da katkılarıyla çok kötü kullanıldığını, dil bilincini bozacak kadar kötü kullanıldığını görüyoruz. Öte yandan kültür üretmekle yükümlü kişilerin bu dile ilgisiz kaldıklarını, onunla üretim yapma konusunda isteksiz olduklarını da görüyoruz. Dili her yerde halk ya da tabandaki insan yapıyor, üst düzeyde kültür adamları onu inceltiyor ve geliştiriyor, bir takım orta düzeyde insanlar da yetersiz bilinç koşullarında dili kötü kullanıyorlar.

Kültür alanındaki yetersizliklerimizi dile bağlayıp çıkanlar oldu. Adam yarım yamalak bilinciyle türk dilinin yetersizliğini ilan ederken aslında toplumun bütün başarısızlıklarını dile yıkmaya çalışıyor. Bu dille ancak bu kadar olurmuş. Başarısızlıklarımızı doğrudan doğruya tembelliğimize verelim, dilin sırtına yüklemeyelim. Hele üniversitelerimizin dünya sıralamasında iyice altlarda oluşunun bir nedeni de dilimizin yetmezliğidir gibilerden sözler edersek ayıp etmiş oluruz. Biz denedik, bu dille felsefe bile yapılabiliyor. Yapamayan yetersizliği kendinde arasın.

Halk bu yepyeni dili yaratırken, güngörmüş az sayıda aydınlar onu oya gibi işleyip güzelleştirirken birileri dilde gelişimi durdurabilmek için her türlü çareye başvurabiliyordu. Dilimizin bugünkü yetkinliğini kazanmasında eli kalem tutan aydınlarımızın, başta Nurullah Ataç’ın büyük katkıları oldu. Ama ne yazık ki bu dille büyük kültür devinimlerini yaratacak çalışkan ve özverili kuşakları yetiştiremedik. İnsanımız özden çok görünüşe önem verdi, ünleri unvanları zenginlikleri sevdi. Bu toplum ileri bir yaşam düzeyi tutturacaksa gözlerinden zeka fışkıran sakallı celallerin artık kolları sıvamaları, bu arada sakalları da kesmeleri gerekiyor. Sakal bizi heybetli gösterse de değer üretmekte işimize yaramıyor. Bu yüzden uydurma dilcilikleri, saçma biçimcilikleri, boş kuralcılıkları bırakıp, çokbilmişlikleri böbürlenmeleri kırgınlıkları bırakıp işe koyulmanın vaktidir. Başka topraklara kök salmış insanların ya da el sazıyla ahenk yapan insanların aldığı ödüllerle övünmeyi sürdürürsek gülünç oluruz. Ayrıca ödül değil iş önemlidir. Şu ülkede her gün enaz elli kişiye ödül veriliyor, plaket üreticileri yorgun düştüler, değişen bir şey var mı? Bu güzel dili özenle hevesle istekle inatla kullanalım. Genelde edebiyat adamlarının bile dili sevdiğini ve saydığını söylemek kolay değil. Dili ceket gibi ayakkabı gibi kullanan adam şiir yazdığını sanıyorsa aldanıyor.

Afşar Timuçin

1 Haziran 2021 Salı | 178 Görüntülenme

İlgili Kategori: Deneme

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

Etiketler