Türkçenin Yalın, İkirciksiz ve Tok Sesi: Ahmed Arif

Türkçenin Yalın, İkirciksiz ve Tok Sesi: Ahmed Arif - Cafer Yıldırım

Ahmed Arif Türk edebiyatında bir ilke imza attı. Çok da hacimli olmayan tek kitabıyla adını kalplere yazdı. Dizelerini belleklere armağan etti.

Artık hücrelerin yalnız ve rutubetli loşluğunda, zamanın üzerine çöken, ruhunu karartan ağırlığıyla baş etmeye çabalayanlarla birlikteydi onun dizeleri.

Dost meclislerinde, rakı masalarında Türkiye tahlilleri yapılır, Türkiye’ye gelecekler inşa edilirken de yine şiirleri en fazla okunan şair oydu.

Şiirleri okuyanı dipdiri bir umutla sarıp sarmalarken yalın, ikirciksiz ve tok sesiyle onun kendine ait güvenini de derinleştirip kökleştiriyordu.

“Demir kapı, kör pencere,

Yastığım, ranzam, zincirim,

Uğruna ölümlere gidip geldiğim,

Zulamdaki mahzun resim,”

Ahmed Arif, kuşağının halk katında en fazla yaygınlık kazanan şairi oldu. Enver Gökçe ve o halk dilini devrimci bir anlayışla yoğurarak sosyalizm idealini anlaşılır bir dille ve şiir gerçekliği içinde yansıtmayı başardılar. Bu bakımdan tasavvufun karmaşık dünyasını, basit ve etkili bir dille ortaya koyan Yunus Emre’nin ya da Pir Sultan Abdal’ın modern dönemdeki benzerleri olduklarını söyleyebiliriz.

Ahmed Arif’in şiiri ardında sağlam bir felsefe (Marksist), sağlam bir tarih anlayışı (materyalizm) ve ideal bir toplum projesi (sosyalizm) bulunuyor. Şiirin sözcük ekonomisi olduğuna inananlar için Ahmed Arif’in şiiri birinci dereceden bir örnek teşkil ediyor. Fakat bütün bu olgular onun şiirinin okunurluk çıtasının yüksekliğini açıklamak için yeterli midir?

Yaçın Küçük’ün Ahmed Arif şiirine yaklaşımı bu bakımdan ön açıcı olabilir diye düşünüyorum:

“‘Döğüşenler de var bu havalarda

El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem

Ümit, öfkeli ve mahzun

Ümit, sapına kadar namuslu

Dağlara çekilmiş

Kar altındadır.’

Bir şair olarak Ahmed Arif’i önemsemem için bu dizeler bana yetiyor.

Şiir, bir sözcük ekonomisiyse, bu dizeler görkemli bir şiirdir.

Şiir, felsefenin kız kardeşiyse, Ahmed Arif şairdir.

Şiir kavgaysa, bu dizeler, kavga akü’südür. Bu dizelerde kavga akümülasyonu var.”

Ve devam ediyor Yalçın Küçük:

“Ahmed Arif’i incelerken ne gördüm? Gördüğüm şudur: Ahmed’in karşısında doğa var, toplum ve tarih var. Bunlar aynı zamanda başkalarının da önünde duruyor; baktıkça herkes karşısında olandan bir parça koparıyor, ‘kendinin yapıyor’, Fransızca bir sözcük kullanmama izin verilirse, approprier ediyor. Ancak Ahmed’in ‘kopardığı’ ve ‘kendinin’ yaptığı, appropriation, bambaşkadır; sanıyorum, sanatçıyı, sıradan insanlardan ayıran bu başkalıktır.

Ahmed Arif, ümit ile öfke arasındaki zıtların birliğini görebilen ender dünyalılardandır.

Eğer ümit yoksa, öfke kesinlikle yoktur.

Öfke, kesinlikle, geleceğe olan ümidin türevidir.

Umutsuzlar, öfkesizdir.” (Yeni İnsan, Sayı: 20, 1993)

Ahmed Arif, şiir ortamının Garip şiirinin etkisi altına girdiği 1940’lı yıllarda, Nâzım Hikmet’in öncülüğünü yaptığı toplumcu gerçekçi şiirin özgün seslerinden biri oldu. Birçok şairin Nâzım’ın güçlü soluğundan uzaklaşamadığı, onun etki alanın dışına çıkamadığı bir dönemde toplumcu gerçekçi şiire yeni bir kanal açtı.

Oktay Akbal şairin ilk edebiyat deneyimleriyle ilgi şu bilgileri veriyor:

“Ahmed Arif’i Afyon Lisesi’ndeyken yazdığı şiirlerle tanıdım. O yıllarda, yani 40’ların ilk yıllarında Afyon’daki Halkevi dergisinde üç şairin dizeleri çıkardı. Kenan Haran, Nüzhet Erman ve Ahmed Arif… Hece vezniyle yazılmış şiirler. O günlerin modası, Anadolu sevgisi taşıyan şiirler. Sonra üçünün yolları ayrıldı. Ahmed Arif sonuna kadar şair kaldı. Kenan gazeteciliğe verdi kendini, Erman da yönetim adamlığına…” (Cumhuriyet, 5 Haziran 1991)

Ahmed Arif, 1927’de Diyarbakır’da doğmuş. Annesini bebekken kaybetmiş. İlkokulu Diyarbakır’da, ortaokulu Urfa’da, liseyi ise Afyon’da okuyor. Daha sonra Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümüne giriyor. Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Nusret Hızır, Güzin Dino, Muzaffer Şerif, Şevket Aziz Kansu ve Ekrem Akurgal gibi alanının en seçkin hocalarının toplandığı Dil ve Tarih-Coğrafya, Ahmed Arif için yükseköğrenim gördüğü bir fakülte olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Onu düşünsel ve edebȋ olarak da besliyor. Türkiye Gençler Derneğine bu dönemde üye oluyor. İlk tutukluluk olayını da bu dönemde, 1948 yılında yaşıyor. Vecihi Timuroğlu’nun anlatımları ve kendisinin Zeynep Oral’a aktardıkları tutuklanmasının yazdığı bir şiirle ilgili olduğu yönündedir. Soner Yalçın, Hürriyet için yazdığı fakat yayımlanmayan “Son Yazım” adlı yazıda şairin tutukluluk ve hapislik dönemine de yer ayırmıştır:

“Tanımaktan onur duyduğum hocam yazar Vecihi Timuroğlu, Ahmed Arif’in yakın dostuydu. Diyarbakır’da komşu çocuklarıydılar.

(…)

Timuroğlu’yla arkadaşlıkları Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde de sürdü; Ahmed Arif, felsefe bölümündeydi.

İkisi de Türkiye Gençler Derneği’ne üyeydi. Solcuydular.

İtalyan solcu önderlerinden P. Togliatti 1948’de faşistlerce vurulunca, Ahmed Arif şiir yazdı:

‘Mavi mavi esen deniz meltemi

Sicilya’nın güneşli kalçaları

Karpostal dalgınlığında

Napoli bahçeleri

Bizimle

Bizden yanadır hava

Bizden yanadır su…’

Bu şiir polisin eline geçti. Ahmed Arif ve şair yoldaşları Enver Gökçe, Mehmet Kemal, Hacı Bayram’daki işkence merkezinde ağır sorgudan geçirildi. Tutuklandılar.” (Sözcü gazetesi, 3 Haziran 2016)

1951 yılında Türkiye Komünist Partisine yönelik Türkiye çapında yürütülen ve siyasal tarihimizde “51 Tevkifatı” diye anılan tutuklamalar sırasında Ahmed Arif İstanbul’dadır ve burada gözaltına alınarak Sansaryan Han’a kapatılır.

Soner Yalçın, sözünü ettiğim yazısında şairin bu dönemiyle ilgili ilginç bilgiler vermektedir:

“Sansaryan Han’da 128 gün hücrede kaldı.

Ağır bir grip geçirdi, doktora bile çıkarmadılar. Kulağında hep çığlık sesleri vardı. Dayanamadı. Bileklerini keserek ölmek istedi. Kurtarıldı. Harbiye Cezaevi’ne gönderildi.”

Ahmed Arif’in hapisliği 38 ay sürer. Ardından 8 aylık sürgünlük cezasını Diyarbakır’da ablasının yanında tamamlar.

Zeynep Oral’a anlatımlarında Sansaryan Han’da “Dokuz gece, dokuz gün dövdüler. Tüm kemiklerim kırıldı.” demektedir. (Milliyet gazetesi, 6 Haziran 1991)

“Terketmedi Sevdan Beni” ve “Unutamadığım” şiirleri bu dönemin ürünüdür.

Bu dönemden sonra pek şiir yazmaz. “Karanfil ve Pranga” adlı kitabında Ahmed Arif şiiri üzerine eğilen Ahmet Oktay’a göre Ahmed Arif şiirini 1955 tarihlerinde tamamlamıştır.

Ahmed Arif’in ilk şiiri Seçme Şiirler Demeti adlı dergide 1940 yılında çıkmıştır. İnkılâpçı Gençlik, Meydan, Yeryüzü, Beraber, Yeni Ufuklar gibi dergilerde zaman zaman yayımlanan şiirlerinin toplu olarak “Hasretinden Prangalar Eskittim” adıyla yayımlanması ise 1968’de gerçekleşmiştir. Kuşağının diğer şairleri gibi şiirlerini kitaplaştırmada aceleci davranmadığını görüyoruz onun da. Aslında bu gecikmenin kaynağında, 40 Kuşağının dünya görüşünden dolayı karşılaştığı işkence, hapislik, sürgün ve edebiyat ortamından dışlanma olguları vardır. Belki de dünyanın iktidardan en çok zulüm gören şairleri onlardır.

Hapishane ortamının duygu dünyasının yoğunluğunu taşır onun şiiri. Bu yoğunluk “onur, dürüstlük, mertlik, sevda, başkaldırı, umut” gibi değer ve kavramlar üzerinden bir izleğe dönüşür. Ve şirinin bir başka beslendiği kaynak çocukluğunun geçtiği, sureti feodal bir çerçeve içinden sunulan dağların ardındaki coğrafyadır. Dili konuşma dilinin canlılığını taşıdığı kadar şiir dilinin büyüsüyle de yüklüdür.

İlhan Selçuk’un şairin ölümü ardından yazdığı yazıya “Bir Simyager Öldü” başlığını koyması, kurduğu şiir dili bakımından oldukça anlamlıdır:

“Ahmed Arif bir simyacı mıydı?

Sıradan sözcükler, Ahmed Arif’in zihinsel laboratuarında nasıl şiirleşiyordu? Halkın tarlada, damda, kahvede, meyhanede çoğunlukla hiç düşünmeden, değerlerini tartmadan, su içercesine rahatlıkla kullandığı sözcüklerin Ahmed Arif’in dilinde şiire dönüşüvermesi akıl alacak iş mi? Demirin ya da bakırın altınlaşmasıyla sade sözcüklerin bir omurgada eklemlenerek şiirleşmesi ilm-i simyaya özgüdür.” (Cumhuriyet gazetesi, 5 Haziran 1991)

Ahmed Arif’in şiiri gerçeklikle düşselin, sevda ile hasretin, sevgi ile vefanın, umutla öfkenin harmanlaştığı bir yüreğin ezgisidir. İçeriğine ve ahengine uygun bir dize düzenlenişine sahiptir. Onun şiirlerinden yansıyan gerçekliğin odağında bulunan söyleyici şairle özdeşleşmiş durumdadır. “Sevdan Beni”, “İçerde” şiirlerinde olduğu gibi anlatım ister birinci kişinin ya da  “Karanfil Sokağı” şiirinde olduğu gibi üçüncü kişi ağzından gerçekleştirilmiş olsun, bu durum değişmez. Ahmed Arif’in şiir kişisi yüksek ahlak değerleri bakımından tavizsiz bir tutum içindedir. Sesi ikirciksiz, tok ve daima umutvardır. Bu pürüzsüz, baskın ve daima umutvar olan ses aynı zamanda daima kederin tınısını da taşır.

Ahmed Arif’i Kürt şairi olarak görenler de var. Şairin Diyarbakır’da doğmuş olması, Kürtçe bilmesi, şiirinin Güneydoğu’dan esintiler taşıması onu Kürt şairi olarak adlandırmak için yeterli değildir. Kürtçe çevirilerinde Ahmed Arif’in nasıl bir sese kavuştuğunu bilemiyorum. Ama şundan eminiz: Onun şiirinin mayası Türkçedir ve o Türk edebiyatının en seçkin şairlerinden biridir.

Ahmed Arif 2 Haziran 1991’de hayata veda etti. Şiirleriyle bizi daima şad ediyor, onun da ruhu şad olsun!

Cafer Yıldırım

3 Mayıs 2021 Pazartesi | 159 Görüntülenme

İlgili Kategori: Köprü

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

Bu İçerikler de İlginizi Çekebilir